|
TİYATRONUN KÖKENİ
Tiyatro da başka sanatlar
gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır.
Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel
olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa'da Üst Paleolitik Çağdan (İ.Ö 40-10
bin yıl önce) kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları
geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve
köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin
kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini
temsil etmesinin en etkin yollarından biridir.
İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların
ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara
dönüştü.
İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden
maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim
kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan
törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi
görülen "ölme ve yeniden dirilme" teması da, insanlara verdiği kılık
değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından
biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa
olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik
düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu.
Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla
simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden
dirilme törenine bıraktı.
Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır. Şamanist
törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün simgesi
yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara uygun
davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı
rolü üstlenmektedir.
Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim
arasındaki gerilimden güç alır: Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak
canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine
aracılık etme işlevi.
Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir.
ANTİK ÇAĞ
Tiyatro ilk kez IO 6.
yüzyılda Yunan toplumunda dinsel törenden özerkleşerek bir sanat türü haline
geldi; dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen
bir "oyun" a dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncülü, şarap,
bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos'u kutsamak için yapılan Bacchanolia
şenliklerinde bir koronun söylediği dithyrambos şarkılarıydı. Koro, bu
şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır
değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis,
koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu
koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri
denenebiliyordu. İÖ 534'te Atina'daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis'in bir
tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin
bir parçası olarak gelenekselleşti.
İÖ 5 . yüzyılın ilk yarısında, Aiskhylos, koroyu 50 kişiden 12 kişiye indirerek
ve ikinci bir oyuncu ekleyerek bugünkü Batı tiyatrosunun da temelini attı.
Artık birden fazla kişi arasında yaşanan bir olayın, bir ilişkinin, sahnede
canlandırılması olanağı doğmuştu. Aiskhylos, tragedyayı Dionysos cümbüşündeki
azgın ve utançsız kökeninden de kopardı. Tiyatro önemli kişilerin başından
geçen önemli olayları yüceltmiş bir üslupya temsil etme sanatı haline geldi.
Efsaneleri, mitleri ve efsaneleşecek kadar eski olayları işleyen tragedyanın
dinsel, ahlaki ya da siyasi bir mesaj vermesi, toplumu ve evreni bir bütün
olarak temsil etmesi bekleniyordu. Hiyerarşik bir evrendi bu: En üstte tanrılar
katı yer alıyor, altta ölümün, sürgünün ve cezanın yurdu bulunuyor, bu ikisinin
ortasında da oyunun, dramatik eylemin gerçekleştiği yuvarlık sahneyle temsil
edilen insanların dünyası duruyordu. Tragedya, daha sonra Sophokles ve
Euripides tarafından daha da geliştirildi, gerçekçi gözlem öğeleri katılarak
Aiskhylos'taki soyutluğundan bir ölçüde uzaklaştırıldı.
Komedya ise İÖ 486'dan başlayarak Atina'da Lenia kış şenliğinde yapılan
yarışmalarla yaygınlık kazandı. Yunanca Komos sözcüğünden türeyen komedya,
Dionysosçu kökenlerine tragedyadan çok daha bağlı kaldı. İÖ 6. yüzyıldan sonra
Yunan egemen sınıfları arasında gözden düştüğü halde köylülerin ve yoksul
halkın yaşamında önemini koruyan soytarılık, hokkabazlık, herkesin birbiriyle
utançsızca çiftleştiği bahar ayinleri gibi avam öğeler, komedyada önemli yer
tutuyordu. Dili de konuşma diline yakındı. Eski Komedya'nın en büyük temsilcisi
Aristophanes'in oyunları, siyasal ve toplumsal yergicilikleriyle ahlaki bir
görev de üstlenmişlerdir. Euripides'in İÖ 406'da ölümünden ve Atina'nın İÖ
404'te yenilgisinden sonra tragedya iyice geriledi ve komedya en popüler tür
haline geldi. İÖ 320'den sonra, Büyük İskender döneminde ortaya çıkan Yeni
Komedya eskisinden oldukça farklıydı. Mitolojik öğelerin yerini genç
Atinalıların erotik serüvenleri ve aile yaşamları almış, eski şen, cümbüşlü ve
grotesk üslup da daha gerçekçi ve yumuşak bir anlatıma dönüşmüştür. Bu dönemden
günümüze yalnızca Menandros'tan bazı parçalar kalmıştır.
Eski Yunan tiyatrosunun önemli bir özelliği kamusallığıdır. Oyunları ortalama
10 bin ile 20 bin seyirci aynı anda izleyebiliyordu. Eski Yunan oyunları,
Sophokles'in trajedileriyle teknik yetkinliğe ulaşmıştır. Sophokles oyunlarında
dekor kullanan ilk tiyatro yazarıdır. Aiskhylos, Sophokles ve Euripides
konularını mitolojisinden alan oyunlar yazmıştır. Bu üç yazar, sonradan
Aristo'nun Poetika adlı yapıtında belirlediği kurallara uygun oyunlar
yazmışlardır. Bu kurallardan biri zaman, yer ve eylemde birliktir. Eski Yunan
komedisinin tanınmış yazarlarından Aristophanes, oyunlarında dönemin siyaset
adamlarının ve düşünürlerinin yanlış tutumlarını alaya almıştır.
ROMA TİYATROSU
Roma, tiyatroya özgü bir
katkı yapmaktan çok Yunan tiyatrosuna öykünmekle yetinmiştir. Bununla birlikte,
Roma toplumunun estetik bir eşiği aşamayan, ama belli bir canlılığı sürdüren
yöresel bir oyun geleneği vardır. Bunlardan biri, yöresel hasat şenlikleri ve
evlilik törenlerinde hokkabaz-oyuncu- şarkıcıların söylediği ve belli bir
temsil öğesini de barındıran carmina Fescenninay'dı. Güney İtalya'da doğan ve
IO 3. yüzyılda Roma'da yaygınlaşan bir başka yöresel türde fabula Atellanay'dı.
Fars, parodi ve siyasal taşlama öğelerini içeren bu oyunlar, İtalyan
tiyatrosuna palyaço Maccus ve budala Bucca gibi tipler kazandırdı.
Bir Yunana oyununu Latinceye çevirerek Yunan tiyatrosunu Roma'ya tanıtan kişi
Yunanlı Livius Andronicus'tur. İlk Romalı oyun yazarı olan Naevius, fabula
palliata adı verilen türün de kurucusudur. İÖ 2. yüzyılda Roma tiyatrosunun en
önemli iki temsilcisi, Plautus ve Terentius, Yunan, Yeni Komedyası'nı, Roma
toplumuna uyarladı. Ama Roma'da tiyatroya gidenler, özelliklede Terentius'un
daha düşünsel içerikli oyunlarını izleyenler nüfusun sınırlı bir kesimini
oluşturuyordu. Roma tiyatrosu, en baştan beri, Yunan kentlerinden daha büyük
bir nüfusun incelmemiş, zevklerine cevap vermeye yönelikti.
İzleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal
edilebildiği bir ortamda, oynanan oyunlarda da gösteri öğeleri öne çıktı.
Senecan'ın bu gelişmeye bir tepki olarak yazdığı oyunlar (IS 1.yy) oynanmaktan
çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştır.
Roma döneminde tiyatro sanatı ile ilgili en önemli eser, Horatius'un Ars
Poetika'sıdır. Ars Poetika'da, tiyatronun eğitici işlevi ve biçimsel düzeni
hakkında açıklamalar yapılmıştır. Roma tiyatrosunun iki büyük komedya yazarı
Plautus ve Terentius, Atina Yeni Komedyasından aldıkları konuları Romalının
günlük yaşantısına, aile ilişkilerine uyarlamışlardır. Amaç, seyirciyi, günlük
ilişkilerini yöneten kurallar korusunda eğitmektir.
ORTAÇAĞ
Hristiyanlık, geleneğin
sürekliliğinin parçalandığı bir ortamda, kendi tiyatrosunu yoktan var etti,
kendi inançlarından yeni bir tiyatro türetti. Ortaçağ, kilise tiyatrosunun yanı
sıra akrobatların, soytarıların, hokkabazların tek kişilik yada grup halinde
yaptığı gösterilerde hem halk arasında hem de saraylarda ilgi görüyordu. Ama
tiyatroyu yeniden kurallı bir oyuna, yani sanata dönüştüren, oyunun yazılı
öğesini vurgulayan kilise oldu. Bunun ilk örnekleri, Kitabı Mukaddes'ten belli bölümlerin
sahne etkileri de gözetilerek seslendirilmesiydi. Bu seslendirme daha sonra 10.
yüzyılda oyuncular ve diyaloglarla gerçek bir canlandırmaya dönüştü. 13.
yüzyıldan sonrada manastırların dışına yayıldı; artık kent yönetimleri de yapım
giderlerini üstleniyordu. Dinsel tiyatronun manastır dışında gelişen birbirine
bağlı bir dizi kısa oyunlardan oluşan dizilerdi ve 2-3 gün boyunca oynanıyordu.
Gizem oyunlarının sahnelenmesini de loncalar gibi özel kentsel örgütler
üstlenmiştir. Her lonca, kendi zanaatıyla ilişkili olan bir oyunun giderlerini
karşılıyordu. Başlangıçta, oyunlar, "ev" adı verilen süslenmiş tahta
platformlar üzerinde oynanıyordu. İtalya'da bir alanın ortasında oturan
seyirciler, alanın çevresine yerleştirilmiş platformlar üzerinde oynanan oyunu
izliyordu. İngiltere'de ise oyunlar araba gibi çekilen pagent adı verilen
tekerlekli sahnelerde oynanıyordu. Gizem oyunları başlangıçta Latince
diyaloglardan oluşurken, sonradan yerel diller yaygınlaştı. Bu da oyunların
halk geleneğinden ve mizahi öğelerden yana zenginleşmesini sağladı. Dinsel
tiyatronun öteki iki türünden biri mucize oyunları, öbürü ise ibret
oyunlarıdır. İbret oyunları ilk kez İngiltere'de ortaya çıkmıştır.
Ortaçağ tiyatro düşüncesi yeni bir görüş üretmemiş, türlerin ayrımı, ahlak eğitimi
gibi antik dönem kuramcılarının düşüncelerini yinelemiş, tragedyada yıkımın
yazgı olduğunu vurgulamıştır. Tiyatro düşüncesinin gelişmemiş olmasının nedeni,
ortaçağda tiyatronun yasaklanması, din adamlarının tiyatronun zararları
üzerinde bildiriler yayımlamış olmalarıdır.
RÖNESANS
Rönesans tiyatrosu
İtalya'da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans'ı geç yaşayan İngiltere
gibi ülkeler verdi. 15. yüzyılda İtalya'da Plautus, Terentius ve Seneca'nın
oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların
oyunları önce Roma, sonra Ferrara'da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans
tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414'te, Romalı
mimar Vitruvius'un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi.
Bu yapıta dayanılarak İtalya'da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu
çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio'nun tasarlayıp 1585'te
Vincenzo Scamozzi'nin tamamladığı Vicenzo'da ki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa'nın
günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin
arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları
yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife
verdiği önemdir.
Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış,
klasik ölçülere ve Aristoteles'in zaman, mekan ve eylem birliği ölçütüne bağlı
kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus'un açık
saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin
kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler
kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan'ın dünya tiyatrosuna en önemli
katkısı olan Commedia dell'arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine
dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell'arte edebi bir metne
değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ
cambazlığına, mime ve fabula Atellana'ya değin götürülebilecek olan commedia
dell'arte'nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada
çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi
görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama
her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi
geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal
olacak tipleri commedia dell'arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan
ilk tiyatroda commedia dell'arte'ydi.
İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam
tersini yaptı; tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini
tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski
dinsel tiyatro, auto sacramental (ayin oyunu) adıyla devam etti. Bu tek perdelik
oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden
arındırıldığı için, İspanya'nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini
denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol
edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu,
kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan
farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli
yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol
türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope
de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon'dur.
İtalyan Rönesansı'nın etkisi İngiltere'de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu
yüzden, Elizabeth dönemi (1558- 1603) yalnızca tiyatroda değil, genel olarak
edebiyatta özgün İngiliz geleneğinde kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde
İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere açık durumdaydı: Bir yandan Protestan
kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu'nu kutlamak
yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştır. Öte
yandan , saray tiyatroyu İngiliz ulusak kimliğini pekiştirmek içinde kullanmak
istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa'daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların
özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda
ortaya tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu.
İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara
Avrupa'sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun
sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı.
Marlovu'un, Shakespeare'nin, Beaumant ve Fletcher'in oyunlarını herkes
izleyebiliyordu. İngiltere'de de ilk tiyatrolar, 1576'dan başlayarak Elizabeth
döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han
avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi; seyirciler, üstü açık bir yapı
içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan
sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan
tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590'larda
her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan
bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek
oyuncular üstleniyordu. Elizabeth'ten sonra gelen James döneminde (1603-25),
tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve
ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John
Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına
önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle
ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi
görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642'deki burjuva devriminden
sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına
kavuşamadı.
Fransa'da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların
repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba bürlesk ve parodiler de
yer alıyordu. Ama Fransa'nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro
geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı'nın etkisini kolayca benimsedi. 17.
yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan
Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro
binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması,
tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması içinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli
yazarından biri olan Corneille'in Le Cid'i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı
klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille'in rakibi
Racine ise klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı.
Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık
Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını
aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik, dönemin en sevilen
oyun yazarıydı.
17. yüzyılda Avrupa'nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama,
bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları
olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik
sanatları olarak gelişmişti.17. yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon
dönemi (1660-85) tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz
aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye
gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William
Congreve'in The Way of the World'ü (Dünyanın Hali) bile günümüzde
sahnelenmektedir. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında
bir çok komedi kaleme alan Carlo Goldoni'dir.
ORTA SINIF
TİYATROSUNUN DOĞUŞU
18. yüzyılın Avrupa
tiyatrosuna getirdiği en büyük yenilik, yükselmeye başlayan orta sınıf için
üretilen burjuva oyunlarıydı. Bu türün öncülüğünü Fransa'da Diderot, Almanya'da
da Lessing yaptı. Orta sınıf tiyatrosu, ahlakçılığıyla Rönesans öncesi dinsel
tiyatroyu andırıyor, ama konularını aile yaşamından alması ve duygusallığı ile
daha modern bir ruh halini yansıtıyordu. İngiltere'de Georg Lillo, The London
Merchant:or, the History op George Barnwell (1731; Londralı Tüccar yada George
Barnwell'in öyküsü) adlı yapıtında orta sınıftan kişilere yer vererek bir orta
sınıf trajedisi yaratmayı denemiş, İtalya'da da Vittorio Alfieri oyunlarında
eski Yunan öykülerinin içini güncel orta sınıf tutkularıyla doldurmuştu. Bu
dönemde, klasik trajedi ve komedi, varlıklarını daha çok operada sürdürdüler.
John Gay'in The Beggar's Opera'sı (1728; Dilenci Operası) popülerliğini daha
sonra da koruyan bir şarkılı komediydi.
Komedi, 18. yüzyılın en başarılı tiyatro yapıtlarının verildiği türdür.
İngiltere'de Richard Steele'in, Nivelle de La Chausee'nin acıklı komedileri
bugün de bulvar tiyatrolarınca sürdürülen bir türün ilk örnekleriydi. Buna
karşılık, Oliver Goldsmith ve Richard Sheridan, Elizabeth dönemi ve sonrasının
töre komedisini geliştiridiler. Eski canlılığı yitiren commedia dell'arte
geleneği ise Fransa'da Marivaux, İtalya'da da Goldoni ve Gozzi'nin oyunlarıyla
daha edebi ve düşünsel bir yaşama kavuştu. 18. yüzyıldan günümüze kalan en
popüler komediler, Fransız oyun yazarı Beaumarchais'nin Le Barber de Seville'i
(1775; Sevil Berberi, 1944) ile Le Mariage de Figaro'sudur.
19. YÜZYIL VE
ROMANTİZM
19. Yüzyıl romantizm
çağıydı. Romantizmin başarılı olduğu edebiyat türü ise tiyatro değil, şiirdi.
Bununla birlikte, Almanya'da daha 18. yüzyılın sonlarından başlayarak oldukça
iddialı bir romantik tiyatro ortaya çıktı. Yeni tarzın en başarılı değilse bile
en sevilen örneklerini Friedrich Schiller verdi. Goethe de başlangıçta bu akım
içinde yer almış ve ilk oyunu Götz von Berlichingen (1773; Demir Elli Şövalye
von Berlichingen, 1933) ile coşkunluk akımının, yeni ruh halini yansıtan en
güçlü belgelerden birini ortaya koymuştu. Kleist'in Prinz Fiedrich von
Homburg'u da Alman romantik tiyatrosunun tipik ürünlerinden biriydi. Romantizm,
tiyatroda güncel konuların, orta sınıf yaşamına özgü konuların yerini tarihin
almasına yol açtı. Fransa'da Hugo'nun Hermani'si ve Alfred de Musset'nin bazı
oyunları, bu tarihsel duyarlığı yansıtıyordu. Almanya'da yüzyılın ikinci
yarısında Wagner'in bütün sanatları birleştirmeyi amaçlayan müzik dramları da
tarihselciliğin atavizme doğru gerileme eğilimini temsil eder. Gerek Hugo'nun,
gerekse Wagner'in yapıtlarında, sahnelemeyi son derece güçleştiren bir
"insanüstü hacimler yaratma" tutkusu görülür.
19. yüzyılda tiyatroda daha hafif tarzlar da ortaya çıktı. Bürlesk, burletta
(şarkılı fars) ve vodvil bu dönemin en yaygın türleriydi. Eugene Scribe
karakter gelişiminden çok entrikaya uyarak yazdığı için "iyi kurulu
oyun" olarak adlandırılan 400'e yakın yapıtıyla Paris sahnelerinde geniş
bir seyirci kalabalığı toplayabildi. Eugene-Marin Labiche aynı yöntemi fars
türüne uyguladı, Scribe'in bir başka öğrencisi Victorien Sardou da oyunlarının
yüzeyselliğine karşın ünlü oyuncu Sarah Bernhardt'ın oyunculuğundan
yararlanabildi.
19. yüzyılda tiyatro sanatını sürdürenler yazarlardan çok,
oyuncu-yönetmenlerdi. Bernhardt'ın yanı sıra, Charles Kean ve "sir"
unvanını alan ilk oyuncu olan Henry Irving gibi oyuncular, yalnızca sıradan
oyunlara değil, Shakespeare ve Racine'in yapıtlarına kendi damgalarını basarak
bir yorum olduğunu kanıtladılar.
19. yüzyıl sonunda tiyatroda yeniden daha "ciddi" eğilimler ortaya
çıktı. Norveç'te Ibsen'in, İsveç'te Strindberg'in, Rusya'da Çehov'un
oyunlarıyla tiyatro edebi değerini yeniden kazandı. Her üç yazar da edebiyata
gerçeklik akımının içinde başlayıp daha sonra simgecilik, izlenimcilik ve
dışavurumculuk gibi modernist akımların ilk örnekleri sayılan yapıtlar
verdiler. Gene aynı dönemde Almanya'da Gerhart Hauptmann ile Rusya'da Maksim
Gorki, kapitalizmin insan yaşamında yol açtığı yıkımı gösteren oyunlarıyla
tiyatroda doğalcılığın başlıca temsilcisi oldular.
Varoluşun karanlık yüzüne işaret eden bu tür oyunlar kolayca seyirci çekmediği
için, 19. yüzyılda Fransa, Almanya ve İngiltere'de, gişe hasılatını gözetmeyen
bir "bağımsız tiyatro" hareketi doğdu. 1887'de Fransa'da Andre
Antoine'ın kurduğu Theatre-Libret (Özgür Tiyatro), Almanya'da Otto Brahm'ın
Frei Bühne'si (Özgür Sahne) ve İngiltere'de Jacob Grein'ın Independent Theatre
Club'ı (Bağımsız Tiyatro Kulübü) başta Ibsen olmak üzere, Hauptmann, Strindberg,
Lev Tolstoy ve George Bernard Shaw gibi eleştirel ve karamsar yazarların
oyunlarını sahnelemeyi üstlendi.
Tiyatroda doğalcılığın bir başka önemli ürünü de Rusya'da 1898'di kurulan
Moskova Sanat Tiyatrosu'ydu. Çehov'un oyunlarını sahnelemesiyle ünlenen bu
tiyatronun kurucusu Konstantin Stanislavski, son derece ayrıntılı ve planlı bir
hazırlığa ve uzun prova süresine dayalı yönetim anlayışıyla tiyatroda
"gerçeklik yanılsamasını" kusursuzlaştırdı.
ÇAĞDAŞ TİYATRO
Batı tiyatrosu bugün de
genel olarak Stanislavski'nin sahne düzeni ve oyunculuk anlayışına dayalı bir
gerçekçiliği sürdürmekle birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında dışavurumculuk,
gelecekçilik ve Bertolt Brecht'in epik tiyatrosu gibi gerçekçilik karşıtı
akımlar da etkili oldu. Bu akımların hepsi farklı amaçlar ve yöntemlerle de
olsa, sanatın gerçeği yansıttığı düşüncesine karşı çıktılar; doğallık
yanılsamasını kırarak sanatın doğal değil yapılmış bir şey olduğunu savundular.
Geliştirdikleri deneysel teknikler tiyatroyu bir vakit geçirme ve eğlenme aracı
olmaktan çıkardığı için de çoğu zaman seyirci çekemedi, hatta skandallara yol
açtı. Bu yeni akımların bir başka özelliği de, oyun yazarları kadar sahne
tasarımcıları ve yönetmenlerin de öne çıkması, kuramcı kimliğini
kazanmalarıydı. Deneysel tiyatro üzerinde etkili olmuş kuramcıların başında,
İsveçli tasarımcı Adolphe Appia gelir. Appia, sahnenin bir gerçeklik atmosferi
veren "sahici" dekor öğeleriyle doldurulmasına karşı çıkıyor, bunun
yerine yapıtın "ruhunu" ortaya koyacak yalın bir sahne düzeni öneriyordu.
Doğalcı ayrıntıların yerine, dikkati oyuncunun jestleri üzerinde toplayacak ve
dramatik gerilimi çıplak bir biçimde dışa vuracak basit bir dekor gerekliydi.
Appia'nın dışavurumcu görüş leri, İngiliz yönetmen Gordon Craig tarafından daha
da geliştirildi. Craig, sahnede soyutlamayı uç noktasına götürdü; duygusal ve
görsel değil, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için son derece öznel bir
ışıklandırma yöntemi yarattı. Tek bir gotik sütunun, sahneye bir kilise havası
vermekte ayrıntılı bir mukavva kilise dekorundan çok daha etkili olacağını
düşünüyordu. Craig'e göre, tiyatro ve oyunculuk simgesel düzeni bozmamalıydı.
Craig ve Appia'nın görüşleri, çok geniş bir uygulama alanı bulamadı. Yalnızca
Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, Craig'in soyutlamaya dayalı dışavurum
anlatımıyla canlı ve renkli bir oyun anlayışı arasında bir uzlaşma noktası
yakalayabildi.
Rusya'da da 1917 Devrimi'nden sonra, kısa bir süre için, Stanislavski'nin
doğalcı anlatımına karşı olan deneysel anlayışlar tiyatroya egemen oldu. Bu
dönemde en etkili yönetmen, daha önce Stanislavski'nin yanında oyunculuk yapan
Vsevolod Meyerhold'du. Craig'in izinden giden Meyerhold, dekorda soyutluğu daha
işlevselci bir yöne çekti. Biyomekanik oyunculuk adını verdiği yöntemle
oyuncuların özel kişiliklerini silmeye ve oynuculuğu bir dizi kimliksiz
fiziksel harekete indirgemeye çalıştı. Sahnenin doğal bir ortam değil, tiyatro
amacıyla kurulmuş yapma bir düzen olduğunu açıkça belirtmek için, vida ve
çivileri gizlenmemiş dekor öğeleri kullandı. 1918'de, ilk Sovyet oyunu olan,
gelecekçi şair Mayakovski'nin misteriya-buff'unu (Kutsal Güldürü) sahneleyen de
Meyerhold'du. Gelecekçilik, Rusya'dakinin tam karşıtı bir siyasal görüşü
savunmakla birlikte, İtalya'da da ektiliydi. İtalyan gelecekçileri, makine çağının
hızını, şiddetini, mekanikliğini kutsayan ve seyirciyle oyun arasındaki
görünmez duvarı yıkmaya yönelen kışkırtıcı gösteriler düzenlediler. 1921'de
Bağımsız Deneysel Tiyatro'yu kuran Anton Giulio Bragaglia deneysellikle
izlenebilirlik arasında bir denge oluşturmaya çalıştı.
Modernizmin Almanya'daki biçimi, dışavurumculuktu. Bu akım ilk örneklerini
Strindberg'in son oyunlarında, Frank Wedekind'in sahne ve kabare için yazdığı
ve bestelediği şarkılı oyunlarda vermişti. Dışavurumculuk, hem bireyin kendi
ruhsal potansiyelini topluma karşı gerçekleştirmesini önerdiği, hem de bunun
olanaksız olduğunu söylediği için, sahnede gerilimi, çatışmayı ifade eden
öğelere önem veriyordu. Sanatın gösterdiği gerçeklik, dış dünyanın değişmez
yüzü değil, insanın gerilen ve kaynaşan iç dünyasıydı. Bu akımın daha siyasal
bir kolu da vardı; 1918 ayaklanmasına aktif olarak katılan sosyalist şair Ernst
Toller'in Die Maschinenstürmer (1922; Makine Kırıcıları) bu eğilimin en tipik
örneğiydi. Dışavurumcu tiyatro, yazarlardan çok, yönetmenlerle etkili oldu.
Daha sonra Brecht'le birlikte epik tiyatro deneyine katılan Erwin Piscator,
1920'lerde, makineleri hem birer dekor öğesi hem de sahne teknolojisi olarak
kullandığı oyunlarda, insanın artık yaşamadığını, ama mekanik dünyanın bir tür
insani (daha doğrusu, şeytani) canlılık kazandığını gösterebilmişti.
Fransa'da ise deneysel tiyatro fazla gelişmedi. Bunun bir nedeni, modernizmin
Fransa'ya özgü biçimi olan gerçeküstücülüğün tiyatroya fazla önem vermemesi ve
sanatını da zaten seyirlik bir gösteri biçiminde gerçekleştirmesiydi. Öte
yandan, yeni akımlardan etkilenen oyun yazarları ve yönetmenler de, Almanya ve
Rusya'da olduğu gibi oyunculuk sanatını sarsmaya çalışmıyorlar, tam tersine
oyuncuyu öne çıkaran eski commedia dell'arte geleneğini sürdürüyorlardı.
Fransa'da, 20. yüzyılın ilk yarısında Georges Feydeau'nun bulvar komedileri
popülerdi. Buna karşılık, Jacques Copeau, Louis Jouvet, Charles Dullin ve
Georges Pitoeff gibi yönetmenler, seyircisiz kalma noktasına düşmeden,
tiyatronun da bir sanat olduğu iddiasını elden bırakmadılar. Özellikle
Pitoeuff, Almanya'dakine koşut bir biçimde, dikkati oyunun düşünsel içeriği
üzerinde toplamak amacıyla dekor ve oyunculuğu süsleme öğelerinden arındırdı.
İngiliz tiyatrosu, kara Avrupa'sındaki deneylerden uzak durdu. Yüzyıl başında,
Bernard Shaw'un sahneyi bir felsefi ve siyasal tartışma arenasına dönüştüren
oyunları ilgi çekiyordu. Granville-Barker da Shakespeare oyunlarını
sadeleştirdi, geleneksel yorumlardaki tumturaklı ve ağır havayı eledi. Amerikan
tiyatrosu bu dönemde aslında bir eğlence endüstrisi durumundaydı; gene de
ülkenin ilk önemli oyun yazarı olan Eugene O'Neill'in yapıtları 1920'lerde
sahnelenmeye başladı. İrlanda'da da J. M. Synge ve Seah O'Casey'in oyunları,
yüzyıl başlarındaki toplumsal ve ruhsal çalkantıyı yansıtıyordu.
20. tiyatrosunun en etkili adı, hiç kuşkusuz Bertolt Brecht'ti. Brecht'in epik
tiyatro anlayışı ve ADC'de 1949'da kurduğu Berliner Ensemble, John Arden ve
Edward Bond gibi İngiliz yönetmenleri de etkiledi. Tiyatroda yanılsamaya ve
edebi anlatıma karşı tepkinin bir ifadesi de belgesel tiyatro ya da olgu
tiyatrosu adı verilen anlayıştı. Burada, yaşanmış bir olay fazlaca
değiştirilmeden ve belgelerle desteklenerek sahneye konuyordu. Peter Weiss'ın
Ermittlung'u (1965; Soruşturma, 1971) bu tarzın en başarılı örneğiydi.
1980'lerde de İskoçya'da John McGrath'ın 7:84 adlı topluluğu bu anlayışı
sürdürmektedir.
20. yüzyıl tiyatrosundaki bir başka önemli eğilim de , insanla dünya arasındaki
uyumsuzluğu hem insanın, hem de dünyanın anlamının silindiği noktaya kadar
götüren uyumsuzluk tiyatrosuydu. Beckett'in sıkıntılı ve hüzünlü kuklalara
dönüşmüş insanların dünyasını anlatan tiyatrosu, Arthur Adamov ve Eugene
Ionesco'nun daha fantastik denemeleri, İngiltere'de Harold Pinter'ın oyunları,
eleştirmenlerce bu akım içinde değerlendirilir. Tarzın kökenleri, Fransız
yazarı Alfred Jarry'nin 15 yaşındayen yazdığı kukla oyunu Ubu roi'ya (1896;
Übü, 1963) değin götürülebilir.
Uyumsuzluk tiyatrosu sahnedeki bütün görsel ve duyusal öğeleri en aza
indirmişti. Buna karşılık, Antonin Artaud'nun vahşet tiyatrosu bu duyusal
etkileri insanların bastırılmış güdülerini ayaklandırmak için kullanır. Bazı
eleştirmenlerce uyumsuzluk tiyatrosu içinde değerlendirilen Jean Genet ve
Fernando Arrabal'ın oyunları da kamçılayıcı gerginlikleriyle Artaud çizgisine
daha yakındır. 1960'ladan sonra İngiltere ve ABD'de de seyirciyle oyuncu
arasındaki mesafeyi kaldırmaya, tiyatronun dokunulmazlığını parçalamaya yönelen
"alternatif tiyatro" hareketleri yaygınlaştı. Bunların en etkilileri,
ABD'de Julian Beck ve Judith Malina'nın Living Theatre'ı (Yaşayan Tiyatro) ile
İngiltere'de epik tiyatro uygulamasını sürdüren George Devine'in İngiliz Sahne
Topluluğuy'du. Arnold Wesker, John Osborne ve John Arden gibi yeni oyun yazarlarının
yapıtları Devine'in tiyatrosunda sahnelendi. Deneysel tiyatronun Avrupa'daki
öncülerinden biri ise, seyircinin oyuna katılmasını savunarak hem Avrupa, hem
de ABD'deki deneysel tiyatro topluluklarını etkileyen Polonyalı yönetmen Jerzy
Grotowski'ydi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere'de Laurence Olivier ve John Gielgud gibi
Shakespeare yorumcuları, geleneksel tiyatroyu sürdürerek yeni bir klasik oyuncu
kuşağının yetişmesini sağladılar. 1961'de Kraliyet Shakespeare Topluluğu'nu
kuran Peter Book da, deneycilikle seyirci zevkini uzlaştırabilmiş
yönetmenlerden biridir. Aynı dönemde Fransa'nın önemli yönetmenleri arasında,
yönetmenin yaratıcılığına ağırlık veren tümel tiyatro anlayışını geliştiren
oyuncu ve yönetmen Jean Vilar'ı anmak gerekir. Almanca konuşan ülkelerde ise
1960'lar ve sonrasında Max Frisch, Friedrich Dürrenmatt, Peter Weiss ve Peter
Handke gibi yazarlar karamsar bir dünya görüşünü ilerici bir siyaset
anlayışıyla birleştirmeye çalıştılar.
|