
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|

|
|
Oyunu Adı: Vanya Dayı
Yazan: Anton Çehov
Çeviren: Ataol Behramoğlu
SONYA - Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (Bir sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günlet, boğucu akşamlar
geçireceğiz. Alınyazımızın bütün
sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün
de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp
didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da
uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük,
çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve
Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir
hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle
gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını
onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle
tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri
göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin,
tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip
gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı
olacak. İnanıyorum, inanıyorum
buna. (Dayısının gözyaşlarını
mendiliyle kurular.) Zavallı,
zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları
arasından) Hayatında mutluluğu
tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar
onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!
|
|
|
Oyunun Adı: Satıcının Ölümü
Yazan: Arthur Miller
Çeviren: Orhan Burian
BIFF - Okulda altı yedi yıl geçirdim; tek, içimde bir heves
uyansın diye. Acentelerde katiplik,
seyyar satıcılık, nasıl olursa olsun bir iş bence iyi idi. Oysa öyle yaşamak, yaşamak değilmiş. Sıcak yaz sabahları yer altı trenlerine
tıkılmak, ömrün olduğu kadar senet kaydetmek, telefona cevap vermek ya da alıp
satmak. Açık havaya çıkıp gömleğini
atarak oturmak dururken yılın elli haftasını, iki haftalık tatil uğruna,
işkence ile geçirmek. Yanındaki
arkadaşlarının bir üstüne geçmekten başka bir şey düşünmemek: İşte, geleceğini güvence altına almak böyle
yapmakla oluyor. (Heyecanı
artmaktadır.) Savaştan önce evden
ayrılalı beri yirmi otuz iş değiştirdim. Happy, hepsi de sonunda aynı çıkıyor. Bunun farkına ancak son zamanlarda vardım. Nebraska'da sürücülük ettiğim sırada, ondan
önce Arizona'da, son kez de Teksas'da. Bu kez onun için eve geldim; galiba bunun farkına vardım da geldim. Son çalıştığım çiftlik var ya, şimdi orda bahardır. On beş kadar tayları olacaktı. Biliyor musun, anasıyla yavru tay kadar iç
açan, göze hoş görünen manzara azdır. Hem şimdi oralar ılıktır da. Teksas şimdi ılıktır, bahar içindedir. Benim bulunduğum yerde de ne zaman bahar olsa içimden doğru bir şey
depreşir. "Bir baltaya sap
olamıyorum," derim; "Ben ne halt ediyorum, haftada yirmi sekiz
dolarla yetinip atlarla vaktimi öldürüyorum. Otuz dördüne geldim, kişi ev bark edinmeli vakitken." İşte, öyle zamanlarda koşup eve
geliyorum. Ama şimdi buradayım ya, ne
yapıp edeceğimi kestiremiyorum. (Biraz
durduktan sonra.) Eskiden beri
yaşamımı boşa harcamamak baş düşüncemdi. Ama buraya her dönüşte yaşamımı boşa harcamaktan başka bir şey
yapmadığımı anlıyorum.
|
|
Oyunu Adı: Yangın Yerinde Orkideler
Yazan: Memet Baydur
NURİ – Bir
kere Zonguldak'a gitmiştim, yıllarca önce... Karanlıktı abicim... (Sessizlik.) Kömür madenlerinde çalışıyordum o
zamanlar... Grizu patlar, herkes ölür,
geriye kalanlar çalışmaya devam eder, yine grizu patlar, yine herkes ölür...
geriye kalanlar çalışmaya devam eder... Ama bir gün geldi ki.. kravatın icadını açıkladım abicim. Kravat abicim.. boyunbağı.. hani
"kravatsız girlmez" derler ya.. işte oradaki kravat.. (Bir elinde tabanca, öbüründe Dom
Perignon) Madendeydik abicim.. ineli
on saat olmuştu... Hepimiz
öksürüyorduk... Birisi başlıyordu kısa
bir öksürük solosu geçmeye.. derken bir diğeri katılıyordu.. derken bir üçüncü,
dördüncü derken onlarca, yüzlerce, binlerce insan öksürmeye başlıyordu... Senfoni gibi! Feci bir durum abicim.. bildiğin gibi değil.. orada.. o gün aklıma geldi
abicim... Kravat abicim.. boyunbağının
icadını icat ettim orada, yerin yedi kat dibinde... Şöyle dedim kendi kendime: Uygar insan öksürmez. Doğrudur ha, kaç yüz kere gözlemiştim, o
herifler hiç öksürmüyordu.. karıları da öksürmüyordu, çocukları da... Çünkü uygardılar... Neden uygardılar abicim ve biz neden uygar değildik
ve ha babam öksürüyorduk? Ha? Sorarım size ulan dedim kendime içimden
bağırarak! Biz neden öksürüyorduk durup
dururken?! Dokuzuncu koridorda bir
patlama oldu abicim.. ben bunları düşünürken... Bütün galeri çökmüş.. ertesi gün öğrendim... 44 ölü.. yaralı filan yok.. zaten o meslekte
ya ölürsün.. ya da yaşarsın.. ikisini de öksürerek yaparsın ama.. ama.. neden,
neden, neden öksürüyorduk acaba? (Sessizlik.) Uygar değildik. Neden uygar değildik? Kravat takmıyorduk çünkü! (Sessizlik.) Anlaman gerekiyor abicim, kravatlar
öksürmez. Bak anlatayım sana! Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın
icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar,
boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya
başladılar! Basit bir eylemdi bu ama
koskoca bir tekstil, mensucat sanayi doğdu bu gereksinimden! (Sessizlik.) Bez parçaları pahalıydı.. yerin yedi kat
dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. dolayısıyla herkes boynuna
dolayamıyordu şu medeniyet yularını! Kravat takabilenler.. yeryüzüne çıktılar.. takamayanlar.. yeraltında
kaldılar... O gün orada bunu açıkladım
herkese... Kravat, kömür tozları
boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir. İşime son verdiler abicim. Ben de buraya döndüm... Yine... Kravatın İcadı ve Muhtelif Kullanılışı diye bir kitap yazdım. Yazmak istedim yani... Heh heh heh.. kağıt kalem zor bulunuyor
buralarda.. kravat gibi namussuzum! (Sessizlik.) İşte böyle! (Sessizlik. Birbirlerine bakarlar bir an. Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.) Kravat.. kömür madenlerinde icat edilmiştir.
|
|
Oyunun Adı: Sabahattin Ali
Yazan: Tuncer Cücenoğlu
SABAHATTİN ALİ - (Sanki bir
gazeteciyle söyleşir gibi) Evlendiklerinde
babam otuz, annem ondört
yaşındaymış.. Yani babam annemden onaltı
yaş daha büyükmüş.. Ailenin ilk erkek
çocuğu olarak Eğridere’de doğmuşum.. Çocuklara verilen adlar genellikle babaların siyasal eğilimlerini
belirleyecek ipuçlarını da taşır içlerinde... Adımı neden Sabahattin koymuş babam, biliyor musunuz? Çünkü babam Prens Sabahattin’in
düşüncelerine değer veren bir adamdı... Onunla tanışmak onuruna sahip olduğunu söylerdi hep... Diğer erkek kardeşimin adı da
Fikret’tir... O da babamın hayranlık
duyduğu şair Tevfik Fikret’ten almıştır adını.. Yani babam edebiyatı seven, özgür düşünceli bir subaydı.. Jön Türkleri tutardı..
O günün deyimiyle
“Hürriyetçi”ydi.. Tevfik Fikret’in
şiirlerini, özellikle “Sis” i
ezbere bilir, her yerde okurdu..
(Babası gibi )
Sarmış yine ufuklarını bir
inatçı duman,
Bir ak karanlıktır gittikçe
artan.
Baskısı altında silinmiş gibi
cisimler,
Bir tozlu yoğunluktan oluşmuş
gibi resimler,
Bir
tozlu ve ürkünç yoğunluk ki bakışlar
Dikkatle giremez derinliğine, korkar!
Sana layık bu derin, karanlık
örtü,
Layık bu örtünme sana, ey
zulümler mülkü!..
Ey
zulümler alanı, evet ey parlak sahne.
...
Ey sonu gelmeyen kuyruklu
yalan,
Ey mahkemelerden durmadan
sürülen hak;
Ey kuruntu ve kuşkuyla
duygusunu yitiren,
Vicdanlara kadar uzanan
meraklı kulak;
Ey dinlenme korkusuyla
kilitlenmiş ağızlar...
Erdem ve utancın unutulmuş
yüzü...
Korku yüküyle iki büklüm
gezmeye alışmış koca ünlü toplum...
Ey önüne eğilmiş baş.. Alnı
pak ama iğrenç.
Ey
kimsesiz başıboş çocuklar...
İkiyüzlü gülüşler...
Örtün evet ey facia... Örtün
evet ey kent;
Örtün ve
sonsuza dek uyu, ey dünya orospusu...”
Serveti Fünun, Şahbal ve
İçtihat gibi dergileri okurdu babam... İlkokula gitmeden bir yıl önce bana okuma yazmayı öğrettiğinden beri, o
dergilerin hemen bütün sayılarını biriktirdiğini görmüşümdür
kitaplığında... Müzikle de
ilgilenirdi... Mandolin ve flüt çalardı. Çok yönlü bir adamdı anlayacağınız... Annem Hüsniye güzel ve gösterişli bir kadındı.. Giyimine düşkündü, süslenmeyi severdi.. Roman okurdu durmadan... Ama kavga ederdi babamla hep... Babama güler yüz göstermezdi hiç... Nedenini anlayamadığım bir saldırganlık
içindeydi babama karşı.. Sürekli olay
çıkartırdı evde... Küçük kardeşim
Fikret’i benden daha çok severdi... Şımartırdı onu... Yedi yaşıma
basınca İstanbul’da ilkokula başladım.. Ama ailem Çanakkale’ye gidince öğrenimim orada sürdü... Çanakkale’de
boğazda bir ev kiralamıştı babam... Ancak Birinci Dünya Savaşı
nedeniyle okul ansızın
kapanıverdi.. Çünkü öğretmen kalmamıştı
okulda.. Pek uzun sürmedi bu durum, öbür
subayların da yardımıyla yeniden açıldı okul. Subaylar öğretmenlikleri paylaşmışlardı... Okuldaki Türkçe dersini de babam
veriyordu. Babam her gece bir duble
rakısını içer sonra yatağına yollanırken “Ben yatmaya gidiyorum Sabahattin” derdi kulağıma sessizce... “Annenin
gene heyheyleri üstünde...” Gider yatardı... Annem ve Fikret de erken yatarlardı... Ben evimizin balkonuna çıkar saatlerce oturur, boğazdaki
duran ya da çok az sayıda da olsa geçmekte olan gemileri izlerdim hep... Bir gece gene herkes uykuya çekildiğinde
yatağımdan kalktım balkona çıktım.. İstanbul’a gidişi engellemek için ağızlarını boğaza bir yumruk gibi
çeviren toplar gene öylece durmaktaydılar... Bir karaltı gibiydi toplar.. Bizim güvenliğimizi koruduklarını söylerdi babam ama gene de
korkutucuydular... Ben ay ışığının
altında beklemekte olan gemileri izlemeyi seçerdim daha çok.. Gene öyle yaptım.. O gemilerden birine bindiğimi ve çok
uzaklara gittiğimi düşlüyordum... Ama
nedense bu tek başıma gidişe gönlüm razı olmuyor, babamın da benimle gelmesi
gerektiğini düşünerek zenginleştiriyordum düşlerimi... Ama annemi asla istemiyorum yanımızda! Çünkü babamla hep kavga ediyor ..
Fikret’i de istemiyorum. Fikret annemle kalsın... Çünkü annem Fikret’i benden daha çok
seviyor... Birden yanımda Fikret’i
gördüm... Herhalde onu da uyku
tutmamıştı... “Ben de durayım mı yanında” dedi.. “Peki” dedim...Sessizce oturdu yanıma... Nefesini
alıp verirken bile dikkatliydi... Düşlerimin
bozulmasına kızdığımı bilirdi... Benimle birlikte o da izliyordu gemileri...
(Birden aydınlanmaya başlar
her yer.. Arkasından kararır... Sonra ıslık sesi gibi sesler... Daha sonra silah ve bomba sesleri... Sanki yaşamaktadır anlattıklarını..)
Fikret
hemen sarıldı elime... Nasıl da titriyor
zavallıcık... Korkuyla açılmış
gözleri... Anlamaya çalışıyor gibiydi olanları... Ben de ona sarılıyorum... Öylece kaldık... Eylemsiz, bekliyoruz... Gemilerin yanına yöresine bombalar düşmeye
başladı... Denize düşen bombaların
ardından, denizden beyaz minare gibi su sütunları yükseliyor gökyüzüne... Gemiler kaçmaya çalışıyor... Bir gemi isabet aldı!
(Birden bir uğultu kopar
gökyüzünden..)
Uçaklar
geliyor... Aman allahım babam
nerde? Neden gelip de kurtarmıyor bizi?
İsabet
alan gemiden insanlar atlıyor denize... Sahile yüzerek kurtarmaya çalışıyorlar kendilerini... Fikret iyice sarılmış bana... Yalnızca titriyor... Buna titreme denmez aslında... Zangır zangır
sallanıyor... Önce babam, ardından annem
geldi koşarak yanımıza... Annem Fikret’i
yakaladı elinden... Babam da beni... Kucaklarına aldılar bizi... Sokağa çıkıyoruz... İnsanlar kaçışıyor yaylı arabalara binerek... Kenti terk ediyorlar... Bir yaylıya da biz biniyoruz... Annem gene babamı suçluyor: “Battaniyeleri unuttun!” Babam hiçbir
şey söylemeden yeniden dönüyor eve... Biraz sonra elinde battaniyelerle geliyor..
Çılgın
gibi kaçışan insanlarla birlikte kentten epeyce uzaklaşıyoruz... Artık sesler çok
uzaklardan geliyor... Biraz sonra da
duyulmaz oluyor sesler... Fikret: “Ü....ü....üü...şü...yo...rum..” diyor anneme... İşte o gece kekeme oldu Fikret...
Babam
da birkaç ay sonra istifa etti... Çünkü kalp hastasıydı artık... Annemin histeri krizleri de iyice artmıştı... İçlerinde en sağlamı bendim... Babam bir gün:
“Artık bu koşullarda bu kentte kalamayız..Bu bombardımanın durması mümkün değil...İzmir’e
gidiyoruz..” dedi.
|
|
Oyunu Adı: Nemrut
Yazan: Gülşah Banda
NEMRUT - (Sinirli, çaresiz) Yüceliğim, büyüklüğüm küçücük aciz bir Topal
yüzünden tehlikededir. Hissediyorum,
yakınımda, sesini duyuyorum... Soluk
alışını duyuyorum çok yakınımda... Benim
olan toprakların üzerinde, beni yok etmek için çırpınıyor.
(Bağırır) Topal! Topal! Çık ortaya... Çık karşıma... Alamayacaksın canımı bu bedenden... Bu beden ebedidir... Ölüm yoktur onun için...
(Çaresiz) Lakin halkın
kafasını çelmiştir. Kullarım karşı
durmaya çalışmıştır, onlara can veren Nemrut'a. Ben düşemem babamın düştüğü gaflete... Kolay değil Nemrut'un gücünü silmek, yok etmek, ayak altında ezmek. Düzen yeniden kurulacak. Topal'ın canı alınacak ve düzen yeniden
Nemrut'un dilediği gibi olacak. Başka
kimsenin dilemeğe hakkı yoktur çünkü buralarda. Hak benim... Düzen benim... Can benim... Uzak dur iktidarımdan yarım adam, uzak dur!
(Hiddetle kapıya yeltenir,
yardımcılarına seslenir. 1. ve 2.
yardımcıları girer.)
Buraya gelin! Buraya gelin! Sakın kimse saraya sokulmasın. Dışardan kimse, halktan kimse içeri alınmasın! Demir odaya kimse yaklaştırılmasın! Sarayın yakınından bile geçirilmesin kimse! Şimdi çekilin karşımdan. (Çıkarlar.)
Topal! Topal! Bulacağım seni! Çocuk olmadan,
çocuk doğmadan çıkmalısın huzuruma! (Tahtına
oturur) Zaman geçiyor! Zaman durmuyor! Çık ortaya Topal! (Bir an) Ne yaparım ben böyle? Demir bir odada kıskıvrak? Kim sokmuştur beni bu hale? Kimden korkarım ki çevirdim etrafını demir
zırhla? Yeni candan mı korkarım? Yoksa Topal'dan mı? Değil... Kullarımdan mı? Değil... Ölümden mi? Hayır! Ölüm bana değil,
kullarımadır. Kullar ölür, Nemrut sağ
kalır.
(Kafasını elleri arasına
alır.) Nemrut! Ne yaparsın sen
burada? Nemrut! Neden girdin bu demir sandığa? Yoksa, Nemrut'un zulmünden mi korkarsın? Ne dedim ben? Kimedir Nemrut'un zulmü? Bana
mı? Kim kapatmış beni buraya? Nemrut mu?
|
|
Oyunun Adı: Müfettiş
Yazan: Nikolay V. Gogol
Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney
OSIP - Allah belasını versin. Açlıktan geberiyorum. Midem
bomboş... karnım gur gur ötüp duruyor. Ah bir eve dönsek! Ne yapsam
bilmem ki! Piter'den* çıkalı iki ay
oluyor. Çapkın, yolda elindekini,
avucundakini yedi, bitirdi. Şimdi de süt
dökmüş kedi gibi düşünüyor. Bol bol yol
paramız vardı. Ama kendisini nasıl
gösterecek? (Taklit ederek) "Hey! Osip, git, bir oda tut, en güzel odayı tut. En iyi tarafından yemek ısmarla. Ben, öyle olur olmaz yemekleri yemem. Bana yemeğin en iyisi gerek." Önemli bir adam olsa ne ise, küçük bir kayıt
memuru! Önüne gelenle dost olur, sonra
da başlar kumar oynamaya. İşte sonu
böyle oluyor. Off... bıktım bu yaşamdan. Vallahi, köy daha rahattı. Orada kent yaşamı yoktur ama üzüntüsü de
azdır... Bir kadın alırsın, ondan sonra
ömrün boyunca keka, ye böreği, yat aşağı. Elbet doğrusunu söylemek gerekirse, Piter'de yaşamak çok güzel. Yalnız,
iş parada... para olduktan sonra, günler daha ince, daha politikalı geçer. Tilaturalar, dans eden köpekler, hepsi
önünde... ne istersen var. Herkes ince,
nazik konuşur. Daha nazik konuşanlar
var, ama onlar soylular. Bir pazara
gidersin. Satıcılar bağırır: "Buyurun, bayım!" Diyelim salda giderken bir memurun yanında
bile oturursun. Kibarlık görmek
istiyorsan bir mağazaya git. Orada
emeklinin biri sana askerlikten açar. Gökyüzündeki yıldızların neye yaradığını, ne olduklarını anlatır. Onları sanki avucunun içi gibi
öğrenirsin. Bazen yaşlı bir subay karısı
düşer... bazen de bir hizmetçi girer, ama bir içim su... öf... öf... öf! (Güler, başını sallar.) Hey canına yandığımın... ne muameledir
o! Hiç kaba bir sözcük işitilmez. Herkes sana, siz der. Yürümekten mi bıktın, atla bir arabaya, bey
gibi kurul. Parasını vermek
istemiyorsan, onun da kolayı bulunur: Her evin iki kapısı vardır. Birinden girer, ötekinden çıkarsın. Şeytan bile bulamaz seni. Yalnız, bu yaşamın kötü bir yanı var: Kimi
zaman karnını güzelce doyurursun, kimi zaman da, işte bugünkü gibi açlıktan
geberirsin. Ama bütün suç onda. Halimiz duman, başımız dertte yahu! Babası para gönderiyor. İnsan biraz tutumlu olur, değil mi? Nerede... başlar hovardalığa. Arabadan aşağı inmez, her gün tilatura için
bilet al, bir hafta sonra ne görürsün? Yeni frağını bitpazarına satmaya yolluyor! Gömleğine varıncaya kadar sattığı oldu. Üstünde bir ceketi, bir de kaputu kaldı. Vallahi böyle. Kumaşı da ne güzeldi ama! İngiliz. Bir frak 150 rubleye mal olur, ama bitpazarına götürdün mü, vere vere 20
ruble verirler. Hele pantolon, yok
pahasına gider. Bu duruma düşmesinin
nedeni de ne? Aklı havada, ondan! İşine gücüne gideceğine piyasaya çıkıyor,
kumar oynuyor. Ah, beyefendi bunu bir
öğrenirse, vallahi, memurmuş, falanmış dinlemez, pantolonunu indirir, basar
sopayı, bizimki de dört gün rahat oturamaz. İnsan memursa, memurluğunu bilmeli. İşte, şimdi de, otelci: "Birikmiş
borçlarınızı ödemezseniz, artık yemek vermem." dedi. Peki, parayı veremezsek ne olacak? (İç çeker.) Ah Yarabbi, bir kaşık çorba olsa. Vallahi bana öyle geliyor ki, şimdi bütün
dünyayı yiyebilirim. Kapıyı
vuruyorlar... O olmalı. (Yataktan fırlar.)
*Petersburg
|
|
Oyunun Adı: Martı
Yazan: Anton Çehov
Çeviren: Nihal Yalaza Taluy
NINA - Bastığım toprağı mı öpüyordunuz? Vurmanız, öldürmeniz gerekirdi beni! (Masaya doğru eğilir.) O kadar yorgunum ki... Biraz dinlensem! Dinlenebilsem... (Başını kaldırır) Bir martıyım ben... Yo, değil... Aktrisim... Öyle değil mi? (Arkadina ile Trigorin'in dışarıda gülüşünü
duyar. Silkinir, kulak kesilir. Sol kapıya koşarak anahtar deliğine gözünü
yaklaştırır.) O da burada
demek... İyi... Tiyatroya inanmıyordu; hayallerimle alay
ederdi hep. Ona bakarak ben de inancımı
yitirdim; maneviyatım kırıldı... Aşk
üzüntüleri, kıskançlık da bir yandan... Yavrum için korkuyordum hep... Miskinleştim, küçüldüm, oyunum manasızlaştı... Sahnede düzgün yürüyemiyordum; ellerimi ne
yapacağımı bilemiyor, sesimi idare edemiyordum. İnsan kötü oynadığını hissedince ne acı duyar, bilemezsiniz! Martıyım ben.. Yo... Değil de... Şey, siz o sıralar
bir martı vurmuştunuz, hatırlar mısınız? Yaa!.. Böyle işte... Gelmiş bir adam, durup dururken, laf olsun
diye, yok etmiş kuşcağızı... Tam küçük
hikaye konusu... Gene de söylemek
istediğim bu değildi. (Alnını
uğuşturur.) Ne diyordum?.. Evet, sahneden bahsediyordum. Şimdi öyle değilim artık: gerçek bir artist oldum. Şevkle, coşkunlukla oynuyorum. Kendimden geçiyorum sahnede... Oyunumu, herşeyimi gerçekten güzel, gerçekten
değerli görüyorum artık. Buraya geleli
beri her yanı dolaşıyorum. Hem yürüyor,
hem düşünüyorum; ruhumun günden güne nasıl kuvvetlendiğini duyuyorum. Siz bir şey söyleyeyim mi Kostya, bizim
işlerde, sahne olsun, yazı olsun, ün, yaldız, kurduğumuz hayaller değil,
sabırlı olmak önemli; buna iyice inandım. Kaderine katlan, inancını yitirme... Şimdi acı duymuyorum artık, ödevimi düşündükçe hayattan korkmuyorum.
|
|
Oyunu Adı: Macbeth
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu
MACBETH – Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her
şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa
işin,
Bir anda bu dünyayı olsun
kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı
olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır
insan.
Ama bu işlerin daha burada
görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı
dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize
sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.
Adam burada, iki katlı
güvenlikte:
Bir kere akrabası ve adamıyım:
Ona kötülük etmemem için iki
zorlu sebep.
Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
El bıçağına karşı korumam
gerek onu.
Üstelik bu Duncan, ne iyi
yürekli bir insan,
Ve ne bulunmaz bir kral.
Her değeri ayrı bir İsrafil
borusu olur
Lanet okumak için onu
öldürene!
Acımak yeni doğmuş bir çocuk
olur, çırılçıplak,
Kasırganın yelesine sarılmış,
Ya da bir melek, görülmez
atlarına binmiş göklerin,
Ve gider dört bir yana haber
verir
Bu yürekler acısı cinayeti,
Göz yaşı savrulur esen
yellerde.
Sebep yok onu öldürmem için,
Beni mahmuzlayan tek şey,
kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki
atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde
duracak yerde.
|
|
Oyunun Adı: Lysistrata
Yazan: Aristophanes
Çeviren: Azra Erhat - Sabahattin Eyuboğlu
LYSISTRATA - Biz kadınlar savaşın ilk günlerinde haddimizi bildik,
her yaptığınıza boyun eğdik. Ağız
açtırmadınız bize, sustuk. Ama
yaptıklarınızı beğeniyor muyduk? Hayır. Olanın bitenin pek ala farkında idik. Çok defa köşemizden öğreniyorduk önemli işler
üstüne verdiğiniz kötü kararları. İçimiz
kan ağlarken, yine de gülümseyerek sorardık: "Bugünkü halk toplantısında
barış üstüne ne karara vardınız?" Kocamız "Sana ne? Sen
karışma!." der, biz de susardık.
Ama ara sıra da ne kötü
kararlara varıldığını öğrenir ve sorardık: "Aman kocacığım, nasıl olur, bu kadar çılgınca bir işe nasıl
girersiniz?" Ama kocamız bize
yukardan bakarak: "Sen elinin
hamuruyla erkeklerin işlerine karışma. Cenk işi, erkek işi!" derdi.
Başımızı derde sokuyordunuz,
yine de bizim size öğüt vermeye hakkımız yoktu. Ama sonunda siz kendiniz başladınız bağırmaya ulu orta: "Erkek yok mu bu memlekette?" diye;
erkekler cevap verdi size: "Yok,
erkek yok bu memlekette!" İşte o
zaman biz kadınlar toplandık ve Yunanistan'ı kurtarmaya karar verdik. Daha bekleyebilir miydik? Söz bizim artık, susmak sırası sizde. Aklınızı başınıza toplar, öğütlerimizi
dinlerseniz, işlerinizi biz yoluna koruz.
|
|
Oyunu Adı: Kral Lear
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: İrfan Şahinbaş
EDMUND – Ey tabiat! Benim tanrım sensin! Ben senin
kanunlarına kul köleyim. Kardeşimden on,
on beş ay sonra dünyaya geldim diye niçin o baş belası göreneklerin zulmüne
uğrayayım? Toplumların o titizliği beni
niçin haklarımdan mahrum bıraksın? Piçmişim, alçağı, sefilin biriymişim, neden? Benim de namuslu, şerefli bir kadının evladı
kadar hatlarım düzgün, ruhum asil değil mi? Bedenim babamın kalıbını taşımıyor mu? Öyleyse niçin piçlik, alçaklık damgası vuruluyor bize? Biz tabiatın gizli şehvet anlarında vücut
bulurken, evliliğin soğuk, yavan ve bıkkın döşeğinde, uyku ile uyanıklık
arasında vücut bulan o ahmaklar sürüsünden daha özlü, daha dinç, daha ateşli
unsurlarla yoğrulmadık mı? Ee... meşru
kardeşim Edgar, mirasın benim olacak! Babamız, piç Edmund'u meşru oğlu Edgar kadar seviyor. "Meşru oğlu!" Ne de güzel söz!... Hel şu mektup istediğim tesiri yapsın, hele
yalanım muvaffak olsun, piç Edmund meşru Edgar'ı nasıl alt edermiş, o zaman
görürüz. Büyüyorum artık... Yükseliyorum. Hadi tanrılar, koruyun piçleri!
|
|
Oyunu Adı: Kral Lear
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: İrfan Şahinbaş
LEAR – Esin
rüzgarlar, esin! Yanaklarınız
çatlayıncaya kadar üfürün! Kudurun! Esin! Seller, boşanın! Kuleleri,
tepelerindeki fırıldaklara kadar sulara gömün! Düşünce hızıyla bir an içinde çakıp sönen kükürtlü ateşler, meşeleri
yaran yıldırımın öncüleri, alazlayın şu ak saçlı başımı! Siz de ey gökler, kainatı saran o korkunç
gürlemelerinizle yamyassı edin şu yuvarlak dünyayı! Tabiatın insan döken kalıplarını paramparça
edin; nankör insan üreten tohumları silip süpürün!
(...)
Gökler, gürleyin var
kuvvetinizle! Yağmurlar, akın! Yıldırımlar, saçın ateşinizi! Siz benim kızlarım değilsiniz ki! Ben sizi nankörlük ediyorsunuz diye yerebilir
miyim? Koca bir ülkeyi vermedim ki size;
"evlatlarım" demedim ki size! Bana hiçbir itaat borcunuz yok sizin! Onun için keyfinize bakın, neniz varsa yağdırın üzerime... Görüyorsunuz, kölenizim artık... Gücü kalmamış, adam yerine konmaz olmuş,
zavallı, alil bir ihtiyarım. Ancak
"o habis kızlarıma yardakçılık ediyorsunuz" demekten de kendimi
alamıyorum. O melunlarla birlik oluyor,
böyle yaşlı ve ağarmış bir başa göklerden savaş açıyorsunuz. Ayıp! Ayıp!
|
|
Oyunu Adı: Kadıncıklar
Yazan: Tuncer Cücenoğlu
PARLAK - Şimdi, Abdullahcığım.. İlk filmimi çevirmekteyim.. Cüneyt ağbi başrolde.. Kız da
Türkan Sultan.. Cüneyt ağbi gariban,
bizim gibi.. Türkan Sultan varlıklı bir
pezevengin kızı.. Cüneyt ağbi de yoksul
bir pezevengin oğlu.. Aşk ferman dinler
mi, bi görüşte vuruluyor Cüneyt ağbimize.. Buluşacaklar.. Türkan Sultan
arabasıyla, yoksul delikanlı Cüneyt ağbimizin beklediği Sarıyer sırtlarına
gelmektedir.. Cüneyt ağbi uzaktan
arabayı tanıyor.. "Sultan,
Sultaaaan" diye koşarken, aniden bir kamyon.. (Müzik sesi yapar)
altına alıyor Cüneyt ağbiyi.. Kör oluyor
kör.. Artık o, kör bir
kemancıdır!.. Ona acıma, gözleri
açılacak sonunda.. Bana acı asıl.. Dublör benim!.. Kamyon bana çarpıyor, Cüneyt ağbi
yatıyor.. Sahneyi yeniden çekiyorlar,
kamyon bana çarpıyor, Cüneyt yatıyor.. Beğenmiyorlar yeniden çekiyorlar, kamyon yine bana çarpıyor.. Cüneyt yatıyor!.. Türkan'ın sevgisi sahte değildir.. Babasının karşı koymalarına rağmen,
Cüneyt'in çalıştığı, kör keman çalıp arabesk söylediği meyhaneye gelmektedir,
her gece. Buraya dikkat.. Yeşilçam'da bir kahve vardır, siz görmediniz
oraları.. O kahvede bizim figüran takımı
bekler.. (Duygulanır..) Bir rol verilir umudu ile beklerler.. (Yeniden neşeli.) İşte o kahvede, günlerdir bir rol verilir
umuduyla bekliyoruz.. Bir minibüse
doldurdular hepimizi.. Yallah Sarıyer
sırtlarındayız.. İşte o meyhanedeki içki
içenleri oynayacağız.. Hani dedim ki,
madem içki içenleri oynayacağız, filme uygun olarak sosyal gerçekçi olsun,
baştan bir iki kadeh atalım.. Tam bizim
sahne geldi ki hepimiz zom, aynen.. O
Memduh olacak bağırdı!.. Recisör.. "Ben sizden meyhanede içer gibi yapacak
adamlar istedim.. Bunlarla
olmaz.." Ben de vallaha da billaha
da sırf latife olsun diye, kolumla da destekleyerek "Yeşilçam'da ayık adam
nah bulursun!." demiş bulundum. Birden, başta Memduh ağbi olmak üzere, setçisi, ışıkçısı, kameramanı ve
hatta Cüneyt'in üstüme doğru geldiklerini gördüm.. Fatma abla var ya, o da çekimi seyrediyormuş,
ayakkabıyı çıkarttığı gibi yallah üstüme!. Yer misin yemez misin? Hani,
Cüneyt karateci ya, kolumu kırmaya çalışıyor, Fatma topuklusuyla başıma, hele o
Türkan yok mu, bi de hanımefendi derler, hayalarıma hayalarıma ver ediyor
tekmeyi.. Memduh ağbi desen, durmadan
kafa atıyor!.. Tam bayılıyordum ki
Memduh'un şunu söylediğini duydum: "Bu ipneyi!" Yani beni! "Bu delikanlıyı, en seri vasıtayla
İstanbul il sınırları dışına çıkartın, bu yaştan sonra hapishanelere
giremem!" Gözümü açtığımda
burdaydım, Ankara'daydım.
|
|
Oyunu Adı: Julius Caesar
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Nurettin Sevin
ANTONIUS – Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni
dinleyin: Ben Sezar'ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından
yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar'ınkiler de
öyle olsun. Asil Brutus size Sezar'ın
haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin
izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli
kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar'ın cenazesinde söz söylemeye
geldim. O benim dostumdu, bana karşı
vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir
zattır. Sezar Roma'ya birçok esir
getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar'da hırs diye görülen bu
muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa,
Sezar'ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor;
Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep
gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç
defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve
şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya
bildiklerimi söylemeye geldim. Bir
zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas
tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar
da muhakemelerini kaybetmiş. Beni
affedin. Kalbim tabutun içinde, şurda,
Sezar'ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.
|
|
Oyunu Adı: Godot'yu Beklerken
Yazan: Samuel Beckett
Çeviren: Tuncay Birkan
VLADIMIR - Boş konuşmalarla zamanımızı harcamayalım! (Bir an, şiddetle) Fırsat varken bir şeyler yapalım! Her gün birilerinin bize ihtiyacı
olmuyor. Aslında özellikle bize ihtiyaç
duymuyorlar. Başkaları da daha iyi
olmasa bile, aynı derecede bizim yaptıklarımızı yapabilirlerdi. Kulaklarımızda çınlayan şu yardım çığlıkları
bütün insanlığa yöneltilmiş! Ama burada,
zamanın bu anında, istesek de istemesek de bütün insanlık biziz. Çok geç olmadan bundan yararlanalım! Zalimce bir alın yazısının bize layık gördüğü
iğrenç güruhu hakkıyla temsil edelim! Ne
dersin? (Estragon hiçbir şey
söylemez) Kollarımızı kavuşturup
yardım etmenin iyi ve kötü yanlarını hesaplarken cinsimize kötülük etmediğimiz
doğru. Kaplan hiç düşünmeden hemcinsinin
yardımına koşar ya da çalılıkların kuytularına siner. Ama sorun bu değil. Sorun burada ne yaptığımız. Ve cevabı bildiğimiz için mutluyuz. Evet, bu uçsuz bucaksız karmaşada kesin olan
tek bir şey var. Godot'nun gelmesini
bekliyoruz. Ya da gecenin
çökmesini. (Bir an) Buluşacağımız yere saatinde geldik ve bu da
sonu işte. Aziz değiliz ama bu da sonu
işte. Aziz değiliz ama buluşacağımız
yere saatinde geldik. Kaç insan böyle
bir şeyle övünebilir?
|
|
Oyunu Adı: Ful Yaprakları
Yazan: Civan Canova
RICHARD - Ben Romeo'nun Jüliet'i tanıdığından dah fazla tanıyorum
seni. Sen de beni. Juliet'in Romeo'yu, Ophelia'nın Hamlet'i, Eva
Braun'un Hitler'i, Diana'nın Charles'ı tanıdığından daha fazla tanıyorsun. En azından onlardan daha çok sohbet
ettik. Daha çok vakit geçirdik
birlikte. Ve yakında sıra ölüme gelecek. Bütün aşıklar gibi. Aşkımızla ilgili yazılı bir belge olmayacak
belki, ama ilgilenenler ilerde internet kayıtlarından bulabilirler bizim hikayemizi. Ve ben, iki sevgiliye yaraşan en güzel ölümü
buldum. Anlatayım mı?
Siyanür dolu bir küvete
girmeliyiz önce... Ya da baldıran
otu... Evet, bu daha iyi. Siyanür derimizden içeri girebilir. Ve de vaktinden önce öldürebilir bizi. En iyisi baldıran otuyla kaynatılmış köpüklü
su. Üzerinde ful yaprakları. Binlerce yaprak. Önce o suya girip yıkanmalıyız... Saatlerce... Sadece dokunmalıyız birbirimize. Ellerimizle... Saçlarımızı
okşamalıyız. Omuzlarımızı,
göğüslerimizi, bacaklarımızı... Sonra çıkmalıyız
köpüklerin ve ful yapraklarının arasından... Gözlerimiz kapalı, kokularımız ciğerlerimizde, tenimiz, terimiz ve
baldıran otlu vücutlarımız birbirine karışmış, dakikalarca sevişmeliyiz. Wagner çalmalı odada. Faust bizi izlemeli perdenin kenarından,
sessizce...
Gerçek aşkları göze
alamadık. Ölüme bile atlayamadık gerçek
aşklarımız için. Oysa nedir ki
ölüm? Hiç değilse düşlerimizdeki aşklar
için yapmalıyız bunu. Yok olsak bile
adresimiz belli olmalı bu saçma sapan boşlukta. Madonna ve Richard. Güneş
sistemi... Mars... Kainat... Özel ulak.
Gün ağırınca, önce kapıyı
çalacaklar. Meraklılar. Sonra da kıracaklar kapıyı. Sonra da, ne yazık ki iki ayrı beden
bulacaklar içerde. İki baş, dört kol,
dört bacak ve birbirine sırtını dönmüş iki yürek.
Ben şimdiye kadar hiçbir ölüme
üzülmedim aslında. Ne bir savaş esirine,
ne babama, ne de ful yapraklarına... Gülüp geçmedim belki ama hiç üzülmedim. Umursamadım. Ve de... Hep korktum ölümden. Çok düşündüm ölmeyi ama cesaret edemedim.
Mars'a yollanacak olan kapsüle
isimlerimizi yazdırdım bu sabah. Düşünsene, aşkımız tarihe geçecek. Adem'den beri hiçbir aşk bu kadar uzaklarda duyulmamış, hiçbir aşık
böylesine bir gurur yaşamamıştır. Mars'a
isimleri yazılan ilk bir milyon insan arasında biz de varız Madonna. Önce uzun bir süre boşlukta dolaşacak
adlarımız, sonra da bambaşka bir gezegene düşecek. Ve insanlık kendini yok edinceye, kainat bir
atom çekirdeği haline gelinceye kadar orda kalacağız. Sonsuzluğa kazınan kutsal bir aşk. Sen ve ben. Madonna ve Richard...
|
|
|
Oyunun Adı: Fizikçiler
Yazan: F. Dürrenmatt
Çeviren: Zahide Gökberk
MOBIUS - Adam öldüren katildir. Bizim üçümüz de adam öldürdük. Her üçümüzü de bu müesseseye getiren ödevlerimiz vardı. Her üçümüz de belli bir amaç uğruna kendimize
bakan hemşireleri öldürdük: Sizler gizli
ödevlerinizi tehlikeye düşürmemek için, ben de Hemşire Monika bana inandığı
için. O beni yanlış anlaşılmış bir dahi
sayıyordu. Bugün bir dahinin asıl
ödevinin tanınmamak olduğunu anlayamadı zavallı. Adam öldürmek korkunç bir şey. Ben daha korkunç bir cinayetin önüne geçmek
için yapmıştım bunu. Şimdi de karşıma
siz çıktınız. Sizleri ortadan kaldıramam
ama belki inandırabilirim. Düşünün,
işlediğiniz cinayetler boşa mı gitsin, hiç anlamları kalmasın mı? Ya fedakarlık ettik, ya da cinayet
işledik. Ya tımarhanede kalırız, ya da
dünya havaya uçar. Ya biz kendimizi
insanların aklından tamamen sileriz, ya da insanlık ortadan silinir.
|
|
Oyunu Adı: Eski Fotoğraflar
Yazan: Dinçer Sümer
SEVTAP – Topunuz aynı
çanağın çamurusunuz be! (Konyak
içer.) Bilmez miyim ben? Benim adım Sevtap oğlum, Sevtap! Varyetemde bakarım da çevreme, ulan hiçbir
adem, badem gözlü Sevrtap'ın gözlerinin içine bakmaz. Milletin tüm aklı-gözü göbeğimde,
baldırımda. (İçer.) Şu odada bir gün ne oldu, biliyor musun? Bilmem ne müdürlüğünden emekli bir herif,
işte şu iskemlede oturdu, sel gibi gözyaşı döküp yalvardı. Ne için biliyor musun? (Kahkahalarla güler.) Yooo, onun için değil. Yüz yaşındaydı belki manyak. Giyilmiş donlarımdan birini ona hediye etmem
için. Birinde de bir sarı oğlan. Beş kuruşluk rakı içmiş, elinde bıçak, daldı
odama. Höyyyt, ben adamı şişlerim, ben
adamı dişlerim! Hani bayağı da güzel
çocuk, hoş çocuk. Baktım fos fos ötüp
duruyor çaylak, gülüverdim. Lan
muhallebici dedim, senin istediğin bu mu? Al sana öyleyse. Soyunuverdim
anadan doğma. Nah, fincan gibi oldu
dürttüğün iki gözü. Şaşırdı kaldı, elden
ayaktan kesildi. Gel gel dedim,
gel! Tir tir titriyor anasının
kuzusu. Şöyle bir gittim üstüne, attı
bıçağı kaçtı. (Kahkahalarla
güler.) Yaa, böyle işte. (Sehpanın üstünden bir bıçak alır.) İşte, durup durur bıçağı o günden beri. (Bıçağı bırakıp içkiyi alır, içer.) Yaa, Seyit çocuk, kolay mı Sevtap olmak? Benim hayatım roman be. (İçini çeker.) Oooof of! Gidelim. (Aynaya bakar.) Gördün işte Veli Bey hokkabazını... Biraz geç kaldım diye aklı fırttı
kodoşun... (Sarhoş, mutlu.) Elbet ya, ben o pavyonun kraliçesiyim ulan,
kraliçesiyim. Dur, azıcık daha
allanacağım bu gece. (Allık sürünür.) Gözlerime de kalem çekeceğim. Ne müdürleri, ne jandarma kumandanlarını, ne
pamukçu ağalarını kul etmiş kadınım ben. Sen bakma pavyondaki öteki kızlara. Hepsi de çürük-çarık şeyler. Teneke marka hepsi. Şimdikiler
hepten düttürü Leyla. Neslihan da, İnci
de, hepsi. Varsa yoksa, boşanmış
zemberek gibi hi-hi-hi-hiyy diye gülmeler, bir de masanın altından heriflerin
bacaklarına bacak sürtmeler. (Öfkeli.) Konsumasyonda etime
el elleştirmiş kadın değilim ben. Ama
muhabbetim var benim, erkek ruhundan anlarım bir kere. Yeniler iki viski içtiler mi, su muhallebisi
gibi, peluze gibi yavşayıveriyorlar. Lap
düşüyorlar heriflerin kucağına. Sabaha
karşı da binip zamparanın taksisine doğru yaylaya, uçuşa! Ben de bilirdim taksilerde gezmesini, güzel
otellerde yatmasını. Ama yoook, her
kuşun eti yenmez. (Öfkelenmektedir
iyice.) Erkek karıyım ben, namus
kumkuması değilsem de... Gene de kendime
göre... (Birdenbire sarsılır,
ellerini göğsüne bastırır, acıyla kıvranır.)
Aaa-ı-ıh... İşte... Gene... Bir bıçak ucu, girdi
çıktı şurama. (Soluk soluğa.) Şuram... Şuramda bir şey var benim.
|
|
Oyunun Adı: Eşek Arıları
Yazan: Aristophanes
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu
YARGIÇLAR – Her girişten ve önsözden önce
Şurasını belirtmek zorundayım ki
Bizim egemenliğimiz bütün egemenliklerin üstündedir.
Yaşadığımız çağda hangi mutluluk
Bir yargıcın mutluluğundan daha mutludur?
Hangi yaratık ondan daha keyifli yaşar?
Hangi yaratıktan korkulur, ondan daha çok?
Kocamış, beli bükülmüş olduğu halde?
Ben daha yatağımdan kalkmadan
Bir sürü insan bekleşir mahkeme kapılarında.
Anlı şanlı adamlarda vardır aralarında.
Yanlarından geçerken, hemen yapışır elime
Başlar yalvarıp yakarmaya:
“Gel etme, acı bana, yargıç baba;
Senin başına da gelmiştir bu işler
Orduda ya da başka bir işte
Sen de birkaç para aşırmışsındır elbet
Arkadaşlara yiyecek alırken pazardan.”
Kim yalvarırdı bana böyle, yargıç olmasam?
Bunlarla öfkem biraz yatışır,
Ama dışarıda verdiğim sözleri tutmam içeride.
Suçlular türlü diller dökmek zorundadırlar
Pençemden kurtulabilmek için.
Bir yargıçtan çok kime dalkavukluk edilir?
Kimi fakirliğini anlata anlata bitiremez.
Kimi Ezop masalları anlatır.
Kimi beni güldürüp öfkemi yatıştırmak için
Soytarılık, maskaralıklar yapar.
Bütün bunlar işe yaramadı mı
Kimi de tutar kız erkek çocuklarının elinden
Getirir hepsini mahkemeye.
Çocuklar boynunu büküp ağlar önünde;
Sonra baba, çocukları adına yalvarır bana
Bir Tanrıdan günahların bağışlanmasını ister gibi.
“Kuzuların sesini seversen,
Bu oğlancığın sesi de dokunur sana” der.
Dişi domuz yavrularını seversem
O zaman da kız çocuklarını ağlatır.
Biz de bir azıcık gevşetiriz artık
Öfkemizin gergin tellerini.
Az güç müdür bu? Para nedir bunun yanında?
|
|
Oyunu Adı: Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü
Yazan: Federico G. Lorca
Çeviren: Memet Fuat
SİVRİSİNEK – Bayanlar, bir
de baylar! Dinleyin hele! Küçük, delikanlı, kapa çeneni... sen de,
küçük hanım, otur yerine, yoksa öyle bir pataklarım ki seni, yerinden bile
kıpırdayamazsın bir daha! Susun,
sessizlik babasının evindeymiş gibi dolaşsın dursun. Susun, susun da son söylenen sözlerin tatlı
kalıntıları süzüle süzüle suyun dibine otursun. (Bir davul sesi.) Ben, bir
de benim bu kumpanyam ta eskiden, soylu kişilerin tiyatrosundan kalmayız;
kontların, markizlerin tiyatrosundan; altınlar, aynalar tiyatrosu; hani şu
soylu bayların uyumaya geldiği, soylu bayanların da... onların da uyumaya
geldiği... Beni, bir de benim bu
kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik, bilemezsiniz. Ama
bir gün ben anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze menekşe gibi titreyen
bir yıldız gördüm. Zorladım, dayandım,
sonuna kadar açtım gözümü... çünkü rüzgar delikten içeri parmağını sokmuş,
gözümü kapatayım diye dürtüp duruyordu... o yıldızın altından, cici kayıkların
yol sürdüğü geniş bir ırmak bana bakıp gülümsedi. Söyledim arkadaşlarıma, tarlalardan,
çayırlardan koşa koşa kaçtık, basit insanları, soylu olmayan kişileri
aradık; onlara belki gösterebiliriz diye
şeyleri, küçük şeyleri, küçük, minik işlerini dünyanın; dağlardaki yeşil
ayların altında, kıyılardaki gül rengi ayların altında. Eh, şimdi de ay yükseldiğine, ateşböcekleri
ufacık mağaralarına çekildiklerine göre, "Don Cristobita ile Dona
Rosita'nın Acıklı Güldürüsü" adlı oyunumuza başlayabiliriz. Kaba Cristobita'nın tersliklerine, yaratacağı
üzüntülere, Dona Rosita'nın çekeceği acılara hazırlayın kendinizi; yalnızca bir
kadın değil Dona Rosita, donmuş suların üzerinde uçan bir yağmurkuşu, dokunsan
kırılıverecek, küçücük bir ispinoz; onun çekeceği acılara ağlamaya
hazırlanın. Hadi, başlayalım
öyleyse! (Çıkmasıyla girmesi bir
olur.) Gel, şimdi... ÇAL!... RÜZGAR GİBİ ES!... şu merak dolu yüzleri yala geç; al götür iç çekişlerini
dağların ardına; sevgilisiz küçük kızların gözlerinde birken yaşları kurut!
(Müzik)
Dört küçük yaprağı vardı
ağacımın
da rüzgar...
aldı götürdü.
|
|
Oyunun Adı: Cyrano de Bergerac
Yazan: Edmond Rostand
Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil
CYRANO – Bu kadarı az delikanlı! Asıl iş edada.
Mesela bak, hoyratça, “Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak Dibinden
kestirirdim!” Dostça, “ Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehe batmaz mı?”
Tarifle, “Burun değil bir kere, coğrafyada Böylesine dağ denir, dağ değil,
yarımada!” Mütecessis, “Acaba ne işe yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit
midir, izah et?” Zarifhane, “kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucaklar,
temelli Tünek kurmuşsunuz!” Pürneşe, “ Birader şu Koskocaman burunla türün
içince, komşu yangın var demiyor mu?” Müdebbir; “Aman yavrum! Bu ağırlıkla yere
düşmenden korkuyorum!” Müşfik, “Yaptırın ona küçük bir şemsiye, Yazın fazla
güneşten rengi solmasın diye!” Alimane, “Görmüşüm Aristophanes’de belki
Hippocampelephantocamelos adındaki Hayvanın burnu gayet büyükmüş!Sen ne
dersin?” Nobran, “Zaten bilirim, sen misafir seversin; Bu şapka asmak için
mükemmel icat!” Şairane, “Ey burun, bütün cihana inat, Seni baştan aşağı nezle
etmeye kaadir Tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!” Hazin, “Bir de
kanarsa, Kızıldeniz! Ne bela! Hayran, “ Lavantacıya ne mükemmel tabela!” Lirik,
“Bu Tanrıların bindiği bir gemidir!” Safiyane, “Abide ne günleri gezilir?”” Hürmetkârane,
“Mösyö, kibarsınız muhakkak, Yoksa var mı cumba sahibi olmak!” Köylü, “Vış
anam! Bu ne? Bilmem guş muh, balık mıh? Yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?”
Sivri akıllı, “Bunu tombalaya koymalı! Kim elinden kaçırmak ister böyle bir
malı?” Ve hıçkıra hıçkıra nihayet, Pyrame gibi, “Bu ne felaket! Bu ne
musibettir Yarabbi! Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin, Şimdi de utancından
kızarıyor, bak hain!” -Olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, İşte karşıma
geçer bunları sayardınız. Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, Neyleyeyim
Cenabıhak ihsan buyurmamışlar! Zaten bir parça icat kudreti olsa bile, Böyle
seçkin, muhterem huzzar önünde hele, Bana bu şakaları yapmazdınız elbet.
Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet Bunlardan bir tekinin en ufak başlangıcı,
Karşınıza Bergerac’ın kılıcı! Ben bunları söylerim, oldukça belagatla!
Başkasından dinlemem fakat tekini bile.
|
|
Oyunun Adı: Çöplük
Yazan: Turgay Nar
AYMELEK - Deseler ki bana, bir canın var ona ver,
veririm... Haço... O da olmasa hepten yalnızlık çöker
omuzlarıma... Onsuz ne yaparım ben?.. Kardeş ne de olsa, anamın yadigarı. Etimi yese de kemiklerimi saklar... İnsan yaşadığı yere benzer... Şu genç yaşında yüzünün derisi ne hale
geldi... Buruşturulup atılmış bir kağıt
parçası gibi... Şu çöplükten ne farkı
var?.. Eller ruhun ağaçlarıdır derdi de
anam, aklım almazdı... Nasıl kök salıp
dallandığını anlayamaz insan; bir de bakarsın nerdeyse güneşe değecek... O sıcaklığı yavaş yavaş canında
duyarsın... Ruhunu şeytana teslim eden
ilk canlı yılandır!.. O yüzden
yılanların ne eli ne de ayağı vardır!.. Bu yıl çöplük yılan kaynıyor!.. Korkumdan evde süt pişiremiyorum!.. Kokuyu alan yılan püskürüp geliyor!.. Geçenlerde biri gelip çöreklenmiş yatağımın yanına!.. Islığı bir çocuk ağlaması gibiydi, korktum,
kaçtım evden hemen!.. Sonra şet dedim
kendi kendime, ya o yılanın gelişinde bir hikmet varsa?!.. Kimbilir, belki bir günahımız vardır da, o
yılan da bizi sınamak için gönderilmiştir!.. İnsanın aklına olmadık şeyler geliyor!.. Eve geri dönüp yılana süt vereyim dedim!.. Bir de gördüm ki derisi yanar döner yılan,
ocaktaki ateşe düğüm olmuş, ateşi boğmakta!.. Ateş, gözlerime baktı, umutsuzdu!.. Gözleri kan çanağı gibiydi!.. Yılan, ateşi boğmuştu karşımda!.. Şurda, çöplüğün tam doğusunda, birkaç gün sonra aynı yılanı tekrar
gördüm!.. Kulakları zümrüt
küpeliydi!.. Beni görür görmez, akıp
gitti çöp dağının koynuna!.. Elim yılan
öldürmeye gitmiyor!.. Belki de yavruları
vardı!.. Çöp makineleri gelince, ne
yılan kalacak ne de insan! Geç
oldu... Haço!.. Haço!.. Kalkın artık!.. Uyanın!.. Uyan, uyan artık İsrafil!.. Börtü böcek uyandı... Bugün çöplüğün öte yanına çöp
dökeceklermiş... Haberiniz olsun...
|
|
Oyunun Adı: Cesaret Ana ve Çocukları
Yazan: Bertolt Brecht
Çeviren: Ayşe Selen
ANA – Yazık oldu komutana... yirmi iki çift
çorap... kaza diyor herkes. Sis sebep olmuş.Komutan alaylardan birine, “ileri”,
diye bağırdıktan sonra atını geriye doğru mahmuzlamış. Ancak sis dolayısıyla
şaşırıp cepheye dalmış.Ve kurşun yemiş... Kala kala dört fener kalmış... Ve
kurşunu yemiş. (Arkadan bir ıslık sesi işitilir. Cenaze töreninden kaçan erleri
görür. Tezgaha girer) Ayıp, ayıp, komutanın cenaze töreninden kaçılır mı? Yağmurdan
kaçıyorlar. Üniformanız ıslanır tabii. Söylentiye göre, cenazede çan çalmak
istemişler, ama sağken onun emriyle kiliseler kapandığı için zavallı komutan
mezara indirilirken çan sesi duyulmayacak. Büsbütün garip gitmesin diye üç pare
top atacaklar... (İçki isteyen askerlere) İçki istiyorsanız paraları sökülün
önce. Yoo... çamurlu çizmelerle çadırıma giremezsiniz! Yağmur yağsa da yağmasa
da dışarı da zıkkımlanacaksınız. Yalnız subayları içeri bırakıyorum. Komutan
son zamanlarda epey sıkıntı çekmiş, maaş ödeyemedeği için. İkinci Alay’da
karışıklık çıkmış. “Din uğruna savaşıyoruz, para isteyemezsiniz” diye kestirip
atmış. (Cenaze marşı duyulur) Acırım böyle komutanlara, imparatorlara. Belki de
ileride kendilerinden bahsettirecek heykellerini diktirecek şöyle özel bir şey
yapmak isterlerdi; örneğin dünyanın fethi gibi, bu bir komutan için yüce
idealdir, zaten başka bir şeyi de beceremezler. Kısacası, kıçı çatlayıncaya
kadar çalışır, didinir, ondan sonra da, hayatta bir bardak biradan ya da iki
laklaktan daha yüce bir ideali olmayan aşağılık halk gelip yaptıklarının içine
eder. Onların bütün güzel planları, yöneticilerin basitlikleri yüzünden hep
berbat olmuştur. Çünkü, imparatorlar hiçbir şeyi kendi başlarına yapamazlar.
Halkın ve askerlerinin desteğine muhtaçtırlar. Haklı değil miyim? Savaş bitecek
mi dersiniz? Laf olsun diye sormuyorum, hani ucuz mal var da, alıp depoya
koysak mı diye soruyorum. Ama savaş biterse, onları atmaktan başka çare kalmaz.
|
|
Oyunu Adı: Cadı Kazanı
Yazan: Arthur Miller
Çevirenler: Sabahattin Eyuboğlu - Vedat Günyol
PROCTOR - Orospu, evet, orospu bu kız! Surata bakın! Bir çığlık da benim için atar şimdi! Cadı der bana da! Yattım, bayım,
ben yattım bu kızla! İnsan durup dururken
adını kirletmez. Bundan kuşkunuz olmaz
herhalde. (Utançtan sesi kısılır
gibidir) Hayvanlarımın yattığı ahırda, sekiz ay kadar önce... O günden sonra da olan oldu bana. Bu kız, benim evimde hizmetçiydi, bayım. (Ağlamamak için çenesini sıkar.) İnsan bazen Allahı uykuda sanır, uyumaz oysa,
Allah her şeyi, her şeyi görür. Biliyorum artık bunu. Yalvarırım
bayım, yalvarırım, bu kızı olduğu gibi görün artık. Karım, sevgili, iyi yürekli karım, olan
bitenden biraz sonra bu kızı kapı dışarı etti, sokağa attı. İşte içerlediği bu yalnızca, yediremediği bu
kendine! Onun için de, kalkmış
şimdi... (Devam edemeyecek kadar
perişandır.) Sayın başkan, beni
bağışlayın, bağışlayın bu halimi! (Kendi
kendine kızar, yüzünü Danforth'dan çevirir. Sonra içinde kalanı birden boşaltır gibi) Niyeti karımın mezarı üstünde benimle hora
tepmek! Hani olmayacak şey de değil bu,
düşkünlüğüm yok değildi bu kıza. Allah
yardımcım olsun! Düşkünlüğümü belli
ettim ona, umuda kapıldı bundan. Ama
kahpece öç almak, onun bütün istediği bu. Görün, böyle olduğunu. Kendimi
teslim ediyorum size, ne isterseniz yapın. Ama, görün her şeyi olduğu gibi. Görmezlik edemezsiniz artık. Kendi onuruma teneke çaldım uluorta! Kendimi kepaze ettim önünüzde! Bana
inanmazlık edemezsiniz artık, Bay Danforth. Karım suçsuzdur, tek kusuru bir kahpenin kahpeliğini fark etmiş
olmaktır.
|
|
Oyunun Adı: Bir Evlenme
Yazan: Nikolay V. Gogol
Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney
AGAFYA TIHONOVNA - Aman
yarabbim... Karar vermek ne güç
şeymiş... Bir kişi, iki kişi olsa ne
ise... Ama dört kişi... Gel de birini seç. Nikanor İvanoviç biraz zayıf ama hiç de fena
değil. İvan Kuzmiç de fena değil. Açık konuşmak gerekirse, İvan Pavloviç de
biraz şişman ama, pekala gösterişli bir erkek. Söyleyin bana ne yapayım? Baltazar Baltazaroviç de değerli bir
adam. Ah ne zor şey bu karar vermek... Anlatamam, anlatamam. Nikonor İvanoviç'in dudaklarını, İvan
Kuzmiç'in burnunu alsak... Baltazar
Baltazaroviç'in de halini tavrını... Bunun üzerine de İvan Pavloviç'in gösterişini katsak o zaman seçmek
kolay olurdu. Oysa şimdi düşün,
düşün... Vallahi başıma ağrılar
girdi. Bence en iyisi ad çekmek. İşi kısmete bırakmalı. Kim çıkarsa kocam o olour. Adlarını birer kağıda yazarım. Sonra kağıtları kaparım. Kısmetim kimse belli olur. (Masaya yaklaşır. Kağıtla makas alır. Kağıtları keser, katlar, bunları yaparken de
konuşur.) Ah şu kızlar ne
talihsiz... Hele aşık olan
kızlar... Erkekler bunu kabul etmezler,
anlamak da istemezler. Ne ise, hepsi
hazır. Bunları çantamın içine
koyayım. Gözlerimi kapayıp çekeyim. Ne olursa olsun. (Kağıtları çantaya koyar. Eliyle karıştırır.) Ah, içime bir korku geldi. Allah vere de Nikonor İvanoviç çıksa; ama ne
diye o olsun... İvan Kuzmiç daha
iyi. Peki, İvan Kuzmiç de neden? Ötekilerin ne kusuru var? Hayır, istemem. Kim çıkarsa o olsun. (Eliyle kağıtları karıştırır ve çantadan
yalnız birini değil, hepsini birden çıkarır.) A... hepsi birden çıktı. Kalbim çarpıyor... Olmaz, olmaz. Yalnız bir tane çekmek lazım. (Kağıtları
gene çantasına koyar, karıştırır. Bu
sırada Koçkarev girer. Yavaşça
ilerleyerek arkasına gelir.) Ah
Baltazar Balta... yok canım, Nikonor İvanoviç çıksa.. Hayır, hayır, istemiyorum. Kısmetim ne ise o çıksın.
|
|
Oyunu Adı: Güldürü Üstüne Aldatma Ya da Tam Tersi
Yazan: Ahmet Önel
DALGACI – (Işıklar yandığında koltuğundadır. Elinde tenis raketi..) Ne çok şey anlatabilirim! Hoşsohbet
biriyimdir aslında. Yine de, pek
sevmezler beni. Nedense çekinirler. Huysuz
herifin biri olduğum söylenir orda burda. Aldırmam. Her söylenen lafa kulak
kabartırsanız işiniz iş demektir, yalan mı! Benim işim ise.. Size komik
gelebilir belki ama, oyun oynarım ben. Sıkı bir oyuncuyumdur hani. Fazlasını sormayın, anlatmam. Bir
işim daha vardır bu arada. Ona iş denir
mi, bilmem ama.. (Kolundaki aleti
gösterir.) Bunu saat sanırsanız
aldanırsınız. Dünya nüfus göstergesidir
bu. Şu an, evet şu an yeryüzünde kaç
insan evladı var, anında söyleyebilirim. Tam tamına, altı milyar, yediyüz yirmi milyon üçyüz kırkaltı bin seksen
dört kişi. Yemin ederim ki doğru! Eh, ne yapalım, herkesin bir merakı var
işte. Ben sizin o minik içki şişelerini
yan yana dizip de eşe dosta gösterip böbürlenmenize karışıyor muyum! Aslında itiraf etmek gerekirse, sorumluluk
duygusu fazla olan biri değilim. Sorumluluk almaktan da ana değilim hani. Dalgacının biri olduğum bile söylenebilir
canım! Bana kalsaydı ne o, ne bu, şair olmak isterdim! Çok ciddiyim. Güzel, körpecik kızlar sırtımı kaşıyıp yelpaze sallarken ben de şarabımı
yudumlayıp şiirler döktürseydim fena mı olurdu sanki! Ya da bir yazar olup öyküler kurmak! Bakın bu da fena değil.. Yeni yeni insanlar salardım yeryüzüne ve
onlar birbirlerini didiklerlerken ben de bir köşeye çekilir ve keyifle izlerdim
kurguladığım dünyayı. Olmadı işte! Ne yaparsınız, beni kurgulayan da böylesini
uygun görmüş. Ancak hayatın kendine has
kuralları var. Acımasız bir dünyayla
burun buruna geliyoruz pencereyi araladığımızda. Üzümler kendiliğinden şaraba dönüşmüyor. Çaba gerekiyor çünkü. Sonuç olarak, şiiri çoktan bıraktım. Öyküye zaten başlamamıştım. Herkes gibi
yaşamayı seçtim sizin anlayacağınız. Ayrıca bir yazar nedir ki! Eninde
sonunda kendi gölgesiyle sohbet eden bir ademoğlu! Yalan mı?
Şimdiden kantarın topuzunu
kaçırdım bile. Yazmak şart değil ya, bir
öykü anlatacaktım size. Her ne kadar yazar olamadıysam da, bir yazarın öyküsünü
aktaracaktım. Aldığı bir siparişin heyecanıyla
soluğu kıyıkentteki bir motel odasında alan bir düş ustasının öyküsünü,
evet! Eh, motel masrafını ödeyecek olan
kendisi değil nasıl olsa! Motelin en
güzel odasına yerleşmekten kim alıkoyabilir ki kendisini! Ne keyifli bir durum, öyle değil mi! Ancak şu üzümdeki çaba burada da
gerekiyor. Sözcüklerden şarap yapmak
kolay mı sanıyorsunuz yoksa? Felsefe
paralayacak değilim. Yüzüme gözüme
bulaştırmadan öyküyü anlatabileyim, yeter bana. Son olarak söyleyeceğim şu: Yazarlar yarattıkları aracılığıyla özlemlerini dile getirirler biraz da.. Maharet sözcüklerde sizin anlayacağınız. Ah sözcükler! O görünmez kanatlar.. O
duyulmayan kanat çırpışları.. Kimi zaman
da nasıl aldatır biz çaresiz insanları! Bütün bu söylediklerim gibi tıpkı. Yoksa siz.. deminden beri konuştuğumu mu sanıyorsunuz? (Yerinden doğrulur, raketi sallayarak çıkar.)
|
|
Oyunu Adı: Atinalı Timon
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu
TIMON – Sevgili dostlarım, oturmaz mısınız? (...) Herkes sevgilisini öpmeye koşar gibi geçsin yerine. Hepiniz tıpatıp aynı şeyi yiyeceksiniz. Resmi bir ziyafetteymiş gibi yer seçmekle
oyalanıp yemeği soğutmayın. Oturun,
oturun! Ama tanrılara şükran borcumuzu
ödeyelim önce.
Ey yüce koruyucularımız; bu
topluluğumuzdaki yüreklere şükran duyguları serpin. Çünkü sizler, bizlere verdiklerinizle
yücelttiniz kendinizi, ama varınızı yoğunuzu da vermeyin, yoksa tanrılığınız
hor görülür. Herkese yetecek kadar verin
ki, kimse kimseye muhtaç olmasın. Çünkü
siz tanrılar, insanlardan borç istemek zorunda kalsanız gözlerinden
düşersiniz. Yiyecekleri yemeği
yedirenden daha çok sevdirin insanları. Yirmi kişilik bir toplantıda bir o kadar da alçak bulunsun her
zaman. Bir sofraya oturan on iki kadının
bir düzinesi o bildiğiniz soydan olsun! Ey tanrılar, ne kadar lanetiniz daha kaldıysa yağdırın Atina'nın
senatörleri ve aşağılık çirkef sürüleri üstüne! İçlerindeki çamura boğun onları! Buradaki dostlarıma gelince, hiçe saydığım için hepsini, hiçlik dilerim
hepsine sizden, buyursun hiç yesinler!
Açın tabaklarınızı, köpekler,
açın da yalayın!
(...)
Dilerim görüp göreceğiniz en
iyi ziyafet olsun bu!
Sizi gidi ağız dostları sizi!
Duman ve ılık su; tam sizin
şanınıza layık işte.
Timon'un son yemeği budur
size.
Yıkayıp temizliyor işte
kendini Timon
Üstüne pul pul yapışan
dalkavukluğunuzdan;
Savuruyor işte böyle
suratınıza
Vıcık vıcık alçaklığınızı.
Herkesin lanetleriyle yaşayın,
uzun uzun hem de;
Sizi sırıtkan, yapışkan,
iğrenç sömürgenler sizi!
Para budalaları, sofra
sülükleri, iyi gün sinekleri!
Süklüm püklüm uşaklar, uçarı
dumanlar, kalleş kuklalar!
Bütün insan ve hayvan
hastalıklarına tutulasıcalar!
Ne o? Kaçıyor musun? Dur biraz; ilacını iç de öyle git!
Sen de! Sen de! Dur, para vereceğim, borç istemeyeceğim.
Ne o? Kaçış mı hep birden? Bundan sonra
Alçakları çağırmadan
kurulmasın hiçbir sofra.
Yansın konağım! Atina yerin dibine batsın!
Bundan böyle Timon'un
yüreğinde yeri olmasın
İnsanların, hiçbir insanın!
|
|
Oyunun Adı: Antigone
Yazan: Sophokles
Çeviren: Güngör Dilmen
ANTİGONE – İsmene’m canım kardeşim benim babamız
Oidipus’un mirası hiçbir acı, kahır, utanç kaldı mı Zeus’un yaşarken bize
tattırmadığı? Şimdi de Kral bütün kente buyruk salmış diyorlar, biliyor musun
ne? İşittin mi? En sevgilimizin başına gelecekten belki haberin bile yok senin.
Sezmiştim böyle olduğunu, ondan çağırdım seni buraya , sarayın dışına yalnız
sen işitesin diye.
Kreon yalnız birini gömüyor ağabeylerimizin, öbürünü gömütsüz bırakıyor aşağılamak
için. Eteokles’in cenazesini doğru dürüst dua ile kaldırttı, saygınlık içinde
varsın diye ölüler ülkesine. Ama onunla kucak kucağa can veren Poluneikes’i
kimse gömmeyecek demiş, kimse yasını tutmayacak! Kardeşimizi böyle gömütsüz,
gözyaşsız leş kargalarına, akbabalara peşkeş çekmiş tatlı bir şölen niyetine.
Anlıyorsun ya. Sayın Kreon’un buyruğu seni de beni de yakından
ilgilendiriyor... Özellikle beni. Duymayanlar iyice öğrensin diye kendi de
geliyormuş buraya. Şakası yok, uygulanacak emir. Yasağa karşı çıkan olursa ,
halkça taşlanarak can verecek surlarda. Durum böyle, günü saati geldi özündeki
mayayı görelim yaratılıştan soylu musun yoksa soylu ataların yozlaşmış bir
çocuğu mu?
Israr etmiyorum, yardımın eksik olsun, işine bak sen. İlerde gönlünden kopsa
bile yardımını kabul etmem artık. Ben gömmeye gidiyorum ağabeyimi. bu uğurda
ölsem ne gam? Yan yana yatarız kardeşimle iki sevgili gibi, suçsa kutsal bir
suç benim ki. Şu kısacık yaşamda dirilere yaranmaya değer mi? Öte yandan
sonrasızlık bekler beni Ölmüşlerime adıyorum sevgimi, sen ama yüz çevirip
kutsal yasalardan gönlünce sürdür günlerini.
|
|
Oyunun Adı:Antigone
Yazan:Sophokles
Çeviren:Güngör Dilmen
| | | | | |